| Sedef kakma işçiliği | |
|---|---|
Sedef tabak kakma, Göreme | |
| Ülke | Türkiye |
| Kaynak | 01874 |
| Bölge | Avrupa ve Kuzey Amerika |
| Tescil geçmişi | |
| Tescil | 2023 (18. oturum) |
Sedef kakma, ayrıca sedefçilik ya da sedef işleme olarak bilinen teknikte sedef, ahşap üzerine açılan çukur veya oymalara yerleştirilir ve tahtaya temas eden yüzeyden düşmelerini önleyecek yapıştırıcılar sürülür ya da sedeflerin etrafı madeni tellerle çevrilir. Sedef kakmacılık işine sedefkâri, sedef kakma yapan ustaya sedefkâr denilmektedir. Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler de sedefkârlıkta kullanılan malzemelerdir.
İlk çağın en eski uygarlıklarında görülmekle birlikte, sedefin eşyada süs ögesi olarak uygulanışı çok sonradır. Her ne kadar bazı kaynaklar Sümer sanatında sedefin tıraş edilerek ahşaba uygulandığını, Uzak Doğu ve Güney Asya’da Hint Sanatında sedef süslemelere rastlansa da, sedefin en yaygın ve en gelişmiş şekliyle Türk-Osmanlı Sanatında görüldüğü bilinmektedir.
Sedef Kakmada Kullanılan Malzeme Türlerinin Estetik Etkisi
Sedef kakma sanatında kullanılan sedef türü, ortaya çıkan eserin renk ve ışık yansımalarını doğrudan etkiler. En yaygın kullanılan sedefler arasında Pinctada margaritifera (siyah dudaklı istiridye) ve Pinctada maxima (gümüş dudaklı istiridye) bulunur. Siyah dudaklı tür daha koyu, yeşilimsi ve mor yansımalar üretirken; gümüş dudaklı tür daha açık, parlak ve beyaz tonlar verir. Bu nedenle ustalar, yapılacak eserin desenine göre farklı sedef türlerini bilinçli şekilde seçer.
Ayrıca sedefin kalınlığı da işçilik sürecini belirler. İnce sedefler daha detaylı motifler için tercih edilirken, kalın sedefler büyük yüzeylerde dayanıklılık sağlar. Bu seçimler sadece teknik değil, aynı zamanda estetik bir kompozisyon kararıdır ve her eserin ışık altında farklı bir “canlılık” kazanmasına neden olur.

Bazı deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan ve sedefçilikte kullanılan sert, beyaz ve gökkuşağı pırıltılı, fosforik özelliği olan maddeye sedef, bu maddeyi işleyen kişiye de sedefkâr (sedefçi) denilmektedir. Beyaz, arusek, çöp, taş sedef olmak üzere çeşitlere ayrılmaktadır. Uzun ömürlü bu kabuklar, sedefler, milyonlarca yıllık fosiller halinde karalarda da görülmektedir. Sıcak denizlerde yetişen çok iri yumuşakçaların kabukları, zengin sedef kaynaklarıdır.
Oyulabilecek nitelikteki herhangi bir malzeme üzerine, istenilen şekillerde oyularak açılan yuvalara, diğer bir maddeden oyulan şeklin aynısından kesilmiş parçaların kakarak yerleştirilmesi işi kakmacılık olarak adlandırılır. Oyulabilecek nitelikte olan malzeme; taş, tahta, mermer ve işlenmeye müsait bazı madenlerdir. Taşın, tahtanın veya madenin bazı kısımlarını oyarak bu oyulan kısımlara daha kıymetli başka bir madenden veya maddeden oyulan şekle göre kesilmiş parçaların gömülmesi suretiyle kakma işi gerçekleştirilir. Bu işler tezyinat için yapılmaktadır. Örneğin, adi bir taş oyulup mermer veya daha kıymetli bir madenden kesilmiş parçaları gömmek, abanoz üstüne sedef parçaları gömmek, ceviz tahtası üzerine fildişi veya kemik parçalarını desenli olarak keserek gömmek suretiyle yapılmış kakma işlerine pek çok yerde rastlanmaktadır.
Hammaddesinin sıcak denizlerden sağlanması dolayısıyla sedefkârlığın Doğu'da başladığı tahmin edilmektedir. Sümer mezarlarında rastlanan ilk sedef işçiliği örnekleri de bu iddiayı güçlendirmektedir. Çin, Hindistan, Siyam gibi Uzak Doğu'nun "sanatı ve sanatkârı bol" ülkelerinde doğan sedefkârlık, Orta Asya Türkleriyle beraber Anadolu'ya gelmiştir. Çabuk kırılabilen bir malzeme oluşu ve genellikle ahşap üzerine uygulanması nedeniyle günümüze çok fazla örneği kalamamıştır. Orta Asya Türkleri arasında sedef kullanımını belgeleyen hiçbir kanıt olmamasına rağmen, bu nesnelerin varlığına Marco Polo ve çeşitli Bizans elçileri anılarında söz edilmektedir. Buna ek olarak Kazan Tatarlarının sedef kaligrafik yazıtlar yaptığı bilinmektedir. Ayrıca Antik Mısır ve Roma gibi eski uygarlıklarda da sedef kakma sanatına rastlanmaktadır. Orta Çağ’da İslam dünyasında gelişen ahşap işçiliğiyle birlikte bu teknik daha da ilerlemiş ve farklı coğrafyalara yayılmıştır.
Kakma tekniği ile yapılan sedef işçiliğinde kullanılan ağaç genellikle cevizdir. Renkler kızıl ve siyah olup kullanılan motiflerde çeşitli geometrik desenler bir arada görülür. Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler sedefkârlıkta kullanılan sedef dışındaki diğer malzemelerdir. Bunların hepsine birden bezeme veya süsleme malzemeleri denilmektedir.“Bağa”: büyük deniz kaplumbağaların sırtından çıkarılan, tırnaksı bir maddedir. Isıyla yumuşatılarak şekillendirilebilen açık ve koyu sarı, kahve, kızıl kahverengi, menevişli estetik bir malzemedir. Genelde alt kısmına altın varak yapıştırılarak kullanılır.“Fildişi”: sert ve dokulu bir malzemedir. Sedefkârlıkta kullanılan sedef; beyaz okyanus sedefi, mat beyaz tatlı su sedefi ve yeşil-mavi tonlu arusek sedef olmak üzere farklı türlere ayrılır. Zemin ahşabı olarak ise sedefin parlaklığını ön plana çıkaracak koyu renkli abanoz, pelesenk, ceviz ve maun gibi ağaç türleri tercih edilir.
Sedef işçiliği, genellikle ‘oyma’ ve ‘kakma’ usulleriyle yapılmaktadır. Önce, yüzeye, işlenecek motif çizilir. Keski adı verilen çelik uç ile, bu motifin çevresi keskilenerek açılan kanala tel yatırılır ve çekiç kullanılarak küçük darbelerle tel yüzeye gömülür. Telin zaman içinde kalkmamasını önlemek için, su ile iyice sıvılaştırılmış beyaz tutkal işlenmiş tel üzerine sürülür.
Aynı keski ile, çizilen motifin içi oyulur ve bu içi oyulmuş motifin şekline uygun olarak, sedef, iki parmak arasında (başparmak ve işaret parmağı) sıkıca kavranarak, zımpara taşında şekillendirilir ve motifin içine, beyaz tutkal ve ağaç tozundan yapılmış macun ile yapıştırılır. Motif içine yerleştirilecek sedefin, yerine düzgün oturması ve sonradan yapılacak tesfiyenin, sedefin parlak canlı kısmını yok ederek motifi bozmaması için, sedefin, şekillendirilmeden önce alt ve üst kısmının düzlenmesi gerekir. Sedef yerleştirilmiş parça en az iki saat kurumaya bırakıldıktan sonra, ince eğe ve zımpara ile silinerek, pürüzsüz bir satıh elde edildikten sonra, ispirto içinde eritilmiş gomalak cila (bir çeşit reçine) ile parlatılır. Gomalak cilanın, sıkıştırılmış pamuk yumağına damlatılması ve hızlı, dairesel ritmik hareketle parça üzerinde cila kuruyana kadar cilalamanın devam ettirilmesi gerekir. Eğer, açık renk olan genç ceviz ağacı seçilmiş ve renginin koyulaştırılması isteniyorsa, ciladan önce, yapılmış parçaya asiti alınmış zeytinyağı sürülerek güneşte bırakılır, kuruduktan sonra cila sürülür.

Anadolu'da ahşabı oyarak görkemli eserler meydana getiren Selçuklular, bu tarz bezemeciliği günümüze ulaştırmıştır. Sedefin işçiliğinin en yaygın ve en gelişmiş şekli Türk-Osmanlı Sanatı'nda görülür. 17. ve 18. yüzyıllarda zirveye ulaşan Osmanlı sedef işçiliği, kapı, pencere, dolap kanatları, kürsü, çekmece, Kur'an muhafazası, rahle, masa, koltuk, kanepe, sehpa gibi mobilyalar, silah kabzası, nalın, körük, tütün tabakası, kahve takımı gibi çok çeşitli gündelik objede kullanılmıştır. Sedef kakmacılıkta geometrik desenler, çiçek, yaprak gibi doğadan alınmış naturel desenler ile rumî, barok ve arabesk motifler ağırlık kazanmıştır.
Osmanlıda sedef işlemeciliğinin ilk örneklerini 15. yüzyıl sonlarına doğru görmek mümkündür. Edirne'de tek kubbeli Beyazıt Camiinin kapı kanatlarında görülen sedef işçiliğinin 16. yüzyılda olgunluk devresine girdiği bilinmektedir. Bu dönemde sedefçilik kapı, pencere, dolap kanatları, kürsü, çekmece, Kur'an muhafazası, rahle, masa, koltuk, kanepe, sehpa gibi mobilyalar, silah kabzası, nalın, körük, tütün tabakası, kahve takımı gibi ahşap eşyada görülmüştür.
Sedef kakma Osmanlı döneminde özellikle 1700-1900'lü yıllarda popüler bir süsleme sanatı olarak ilgi görmüştür. Bu sanat saray süslemeleri, camii minberleri ile birlikte tüfek, piştol, kılıç ve kama gibi silahların da süslemelerinde sıkça kullanılmıştır.
Edirne'deki II. Bayezid Camii kapı kanatları, bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmed'in som sedeften yapılan tabutu, III. Murad'ın Ayasofya'daki türbesinin kapı kanatları, Sultan Ahmet Camii'nin pencere ve cümle kapılarının kanatları, Balıkesir'deki Zağanospaşa Camii'nin kapı kanatları, mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en görkemli örneklerini oluşturmaktadır.
15. yüzyılda, Topkapı Sarayı Müzesi'nde birçok sedefli eşya görülmektedir. Müzenin 1505 tarihli hazine defterinde sedefli eşyaların varlığı bildirilmektedir. Hatta Raht Hazinesine ait defterlerde sedefli eğer takımlarının kayıtlarına rastlanmaktadır, fakat bu takımlar günümüze ulaşamamıştır.
16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim'in türbe kapısı, Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Cami kapı ve pencere kanatları, Süleymaniye Cami kapı ve pencere kanatları, III. Murad'ın yatak odası kapı kanatları önemli örneklerdir. Bu dönemde sarayda sedefkârların bir atölyesinin bulunduğunu ve sedefkârların burada geometri dersi okudukları da kaynaklarda yer almaktadır. Bu yüzyılda saray atölyesinden Mehmet Usta, Dalgıç Ahmed Ağa ve Mimar Mehmet Ağa yetişmiştir.
17. yüzyılda ; sedef sanatında değişik bir tarz ortaya çıkmıştır, geometrik şekiller yerini bitkisel motiflere bırakmıştır. Bu dönem eserlerinden, Sultan Ahmet Cami Revan ve Bağdat köşkleri, Valide Sultan Dairesi, Yeni Valide Cami, I. Ahmed'in tahtı, IV. Mehmed'e ait saltanat kayığı, güzel örneklerdendir. XVII. yüzyılda Evliya Çelebi yalnız İstanbul'da 100 sedef atölyesi ve 5000 kadar sedef ustasının sanatlarını yürüttüklerinden söz etmiştir.
19. ve 20. yüzyılda ; Avrupa barok ve rokoko tarzı mimariyi etkilemiş ahşap daha az kullanılmaya başlanmış, sedef işlemeli eserler azalmıştır. Bu dönem eserleri 2. Mahmut tuğralı çekmece ve II. Abdülhamid'e gönderilen hediyelerdir. 20.yüzyılın ilk yarısına kadar devam eden sedef sanatı, bu dönemin en ünlü ismi Vasıf Ustanın 1940'ta ölümüyle son bulmuş, Küçükyalılı İsmail Usta ve Nerses Ustanın ölümüyle de bu dönemin son sedefkarları tarih sayfalarındaki yerini almıştır.
Vasıf Usta: Cumhuriyet Döneminin ilk yıllarında yüzen bir sergi haline getirilen Karadeniz gemisi ile çıktığı Avrupa gezisi sırasında, bu vapurun bir kamarası, Atatürk tarafından kendisine, atölye olarak tahsis edilmiş ve bu yolculuk sırasında yaptığı çalışmalarda, çekmeceler, levhalar, çeşitli müzik aletleri yapmıştır. Vapurun geziye çıkmadan önce Atatürk tarafından da ziyaret edilmesi Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında sedef sanatı için önemlidir. 1912 yılında Sedefkâr Vasıf Hoca, Beşiktaş'ta işlettiği sedef atölyesinde bu sanatı bir süre devam ettirmiş, hatta onun öncülüğü ile 1936 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde bir sedefçilik bölümü açmıştır. Yaşamının son yıllarında Güzel Sanatlar Akademisinde görev yapmış, o dönemde yaptığı sedefli kapı yüzyılın son sedefçilik örneği olarak Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesine konmuştur.
Sedef işçiliğinin Suriye'den Gaziantep'e geldiği söylenmektedir. Sedefçiliğin doğduğu bölge ve tarih kesin olarak bilinmemekle beraber yaşayan kaynaklara göre Gaziantep'te sedef kakmacılık 1963 yılında başladığı belirtilmektedir. Gaziantep'te ilk olarak piştol tabancaların tamir edilmesiyle ve bu tamir edilen tabancaların üzerindeki sedefler örnek alınmış ve daha sonra yeni ürünler meydana getirilmiştir.
Gaziantep'te 54 sedef atölyesi olup, 55. Atölye Gaziantep Üniversitesi'nde, Gaziantep El Sanatlarını Koruma ve Geliştirme Merkezi'nde, 1992 yılında kurulmuştur. Yörede en çok desen kalıplarında kullanılan desenler; Hatayi ve rumi desenlerinin basitleştirilmiş halleri, lale, karanfil, filiz, yıldız, benek, papatya, saksı, şeşberk, kare ve baklava desenlerin değişik kullanımları mevcuttur.
İnci kabuğu yani sedef ile süslemeler Çin, Kore, Japonya, Tayland ve Hindistan'da sanatçılar tarafından uygulana gelmektedir. Dekoratif kaplamalar ile doğal lake ve sedefin kullanılması daha 2000 yıl önce Çin'de uygulanmıştır ve birçok Doğu Asya ülkesinin sanat tarihinde de görülmektedir. Sedef geometrik şekilli parçalardan oluşan bir tabak Çin'de bulunan Tang Hanedanlığı'na (618-906) ait sedef işlemeciliğinin en eski delilidir. Zamanla, sedef, ahşap, metal folyo ve lak gibi renkli kakma malzemelerle, Asya'nın farklı bölgelerinde gelişmiştir. Özellikle Koreli sanatkarlar sedef kakma sanatında kendilerini geliştirmişlerdir.
Sedef kakma sanatına (Korece) “Najeon-Chilgi” denilmektedir. Kore'de kökenleri Naklang hanedanlığı dönemine denk gelmektedir.

Shilla hanedanlığı (7-10 yy.) döneminde Kore'de popüler olmuştur. (11 yy.) Kral Munjong hükümdarlığı sırasında, sanatkarlara “Najeon Chilgi” ürünler yapması için bir atölye sistemi kurulmuştur. Najeon Chilgi eserler Japonya, Almanya, ABD, İngiltere, Hollanda ve daha birçok ülkenin müzelerinde bulunabilir.
Doğu Asya sedef kakma sanatı tasarımlarında genellikle desenler hayvanlar, bitkiler, güneş, ay, su, dağlar gibi doğal nesnelerle oluşturulmuştur. Bunların genellikle Kore mitolojisinde özel bir anlamı vardır. Yapılış şekilleri birebir Türk-Osmanlı sanatıyla aynıdır.

18. yüzyıl sonlarında sedef işlemeciliği Tayland'a gelmiştir. 19. yüzyılda, yönetimde ve tapınaklarda kullanılan tahtları ve kapıları süslemek için yoğun biçimde sedef kakmacılığı kullanılmıştır.
Batıda Bizans'ta ve doğuda Mısır'da, sedef kakma sanatı kullanılmamaktaydı, ama onun yerine, fildişi oldukça revaçtaydı. Babür Hanedanlığı 1526-1707 yıllarında batı Hindistan'da hem iç tüketim hem de Avrupa kraliyet üyeleri, dini ve ticari müşteriler için ihracat yapmıştır. Portekiz Kralı Manuel I (1469-1521) envanterinde, Fransa Kralı Francis (1494-1547) için Hint işi sedef kakma ile süslü bir tabut, İtalyan Yüksek Rönesans sanatçısı hamisi Leonardo da Vinci (1452 -1591) envanterinde ise sedef kakmalı bir sandalye ve yatak listelenir.
Sedef kakma eserler, farklı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip organik (ahşap, bağa, kemik) ve inorganik (sedef, metal tel ve levhalar) malzemelerin birlikte kullanıldığı kompozit yapılar olmaları nedeniyle karmaşık bir bozulma davranışı gösterir. Bu çok bileşenli yapı, çevresel koşullardaki değişimlere karşı yüksek hassasiyet doğurur. Ahşap taşıyıcı malzeme, higroskopik özelliği nedeniyle ortamın bağıl nemine bağlı olarak genleşme ve büzülme gösterir. Bu hareketler, düşük elastisiteye sahip sedef parçalar üzerinde gerilim oluşturarak çatlama, ayrılma ve yüzey kayıplarına yol açabilir. Benzer şekilde, ani sıcaklık değişimleri malzemeler arasında farklı genleşme katsayılarından kaynaklanan iç gerilimleri artırır. Bu nedenle sedef kakma eserlerin korunmasında bağıl nemin genellikle %45–55, sıcaklığın ise 18–22 °C aralığında sabit tutulması önerilmektedir. Sedef (nacre), aragonit kristalleri ve organik matriksten oluşan tabakalı bir biyomineraldir. Asidik ortamlar, yüksek ışık şiddeti ve UV radyasyonu bu yapıyı bozarak yüzeyde matlaşma, renk değişimi ve mikroyapısal çözünmelere neden olabilir. Metal bileşenler (gümüş, pirinç vb.) ise oksidasyon ve korozyon süreçlerine açıktır; bu durum hem estetik kayıplara hem de yapısal zayıflamalara yol açabilir. Restorasyon uygulamalarında temel ilke, eserin özgünlüğünün korunması ve müdahalelerin geri döndürülebilir olmasıdır. Yerinden ayrılmış sedef parçalarının yeniden sabitlenmesinde geleneksel olarak hayvansal kökenli tutkal türleri (örneğin jelatin veya kemik tutkalı) tercih edilmekle birlikte, günümüzde kontrollü ve geri alınabilir sentetik yapıştırıcılar da kullanılabilmektedir. Eksik parçaların tamamlanmasında özgün malzemeyle uyumlu fiziksel ve optik özelliklere sahip sedef seçimi önem taşır. Temizlik işlemleri, yüzeydeki kir ve birikintilerin uzaklaştırılmasıyla sınırlı tutulmalı; aşındırıcı mekanik yöntemlerden ve agresif kimyasal çözücülerden kaçınılmalıdır. Genellikle yumuşak fırçalar, mikrofiber bezler ve nötr pH değerine sahip çözeltiler tercih edilir. Ahşap yüzeylerdeki deformasyonlar, kontrollü iklimlendirme ile stabilize edilmeye çalışılır. Müzecilik uygulamalarında sedef kakma eserler, ışık düzeyi (genellikle 50–150 lux), bağıl nem ve sıcaklık açısından kontrol altında tutulan vitrinlerde sergilenir. Ayrıca, doğrudan temas, titreşim ve hava kirliliği gibi dış etkenlerin sınırlandırılması, uzun vadeli koruma açısından önemlidir.