Bu sayfada devam eden bir çalışma vardır. Yardım etmek istiyorsanız ya da çalışma yarım bırakılmışsa, çalışmayı yapan kişilerle iletişime geçebilirsiniz. Bu sayfada son yedi gün içinde değişiklik yapılmadığı takdirde şablon sayfadan kaldırılacaktır. En son değişiklik, 1 saniye önce YBot (katkılar | kayıtlar) tarafından gerçekleştirildi (). |
Hakkaniyet, veya nesafet (nasfet), temel olarak hukuki uyuşmazlıkların çözümünde uyuşmazlığın ve tarafların somut ve özel durumlarının da dikkate alınarak adalete uygun karar verilmesi anlamına gelen bir tabirdir.
Kelime anlamıyla hakkaniyet, hak ve adalete uygunluk anlamına gelmektedir. Hukuki anlamda ise adaletsizliği engellemek için hukuk kurallarının yorumunda ve uygulamasında dikkate alınması gereken bir yükümlülük olarak tanımlanır. Buna göre hakkaniyet, hukuki uyuşmazlıkların çözümünde uyuşmazlığın ve tarafların somut ve özel durumlarını da göz önünde bulundurarak adalete uygun karar verme çabasıdır.
Bir hukuk kuralının, somut olaya uygulanması ilgilileri için yeterince adil bir sonuç doğurmuyorsa söz konusu olmaktadır. Bu sayede genel normun, somut olaya uygulanması, boşlukların doldurulması ve gerektiğinde normun yumuşatılması sağlanmaktadır. Ancak burada da kuralın dışına çıkılması ve hukuka aykırı bir karar verilmesi söz konusu olamaz. Karar verilirken kuralın çizdiği sınırların, amacının ve korumak istediği menfaatin dikkate alınması gerekmektedir.
Hakkaniyet kavramına ilişkin ilk fikirler, Aristoteles'in epieikeia kavramına ilişkin görüşleriyle ilişkilidir. Aristoteles, Nikomakhos'a Etik adlı eserinde hukukun genel kurallar koyduğunu ve bazı somut olayların bu genel kurallar kapsamında tam olarak düzenlenemeyeceğini belirtmiştir. Bu gibi durumlarda hakkaniyetin, kanunun genelliğinden kaynaklanan eksikliğin somut olayın özellikleri dikkate alınarak giderilmesiyle ilişkili olduğunu ifade etmiştir.
Roma hukukunda ise yargı işlerinde görevli ve yetkili olan praetor'lar, sahip oldukları imperium (emretme) yetkisini kullanarak ius civile ile konulan hukuk kurallarına dayanarak ius honorarium adı verilen kurallar oluşturdular. Bu kuralların amacının ius civile'yi ortadan kaldırmak değil; onun sertliğini yumuşatmak olduğu belirtilmiştir. Papinianus, ius honorarium ile ius civile'ye destek olmayı, boşluklarını doldurmayı ve düzeltmeler yapılmasının amaçlandığını ifade etmiştir. Bu şekilde, praetor'lar tarafından ius civile'de yer almayan yeni, dava, hak ve def'iler oluşturulmuştur.
Bugünkü İngiltere'de doğan ve oradan ABD, Kanada, Avustralya, Hindistan ve eski İngiliz sömürgesi ülkelerde de uygulama alanı bulan ortak hukuk (common law), 1066'da İngiltere'nin Normanlar tarafından istila edilmesinin ardından ülkenin değişik yerlerine gezici yargıçların gönderilmesiyle başlamıştır. O zamana kadar ülkede değişik bölgelerde değişik şekillerde yerleşmiş olan örf ve âdete dayanan kurallar, gezici yargıçlarla birlikte ülke genelinde ortak olarak uygulanmaya başlandı. Ancak bu sistemin katı ve şekilci oluşu nedeniyle bu mahkemelerde adalet bulamayanlar, doğrudan krala başvurmaya başladı. Bu iş zamanla kral adına Şansölye tarafından yürütülmeye başlandı ve Şansölye Mahkemesi kuruldu.
Şansölye Mahkemeleri de Roma hukukundaki ius civile - ius honorarium ayrımına benzer şekilde common law sisteminde yer almayan içtihatlar geliştirdi. Bu içtihatlarla gelişen hukuk, Anglo-Sakson hukuk sisteminde hakkaniyet hukuku (equity law) adıyla yerleşti. Zamanla common law ile equity law kuralları birbiriyle çatışmaya başlayınca, Kral I. James çelişki halinde equity law kurallarına üstünlük tanınmasına karar verdi. 1800'lü yılların sonunda çıkan bir yasayla mahkemelere duruma göre her iki sistemi de uygulama yetkisi verildi.
Kara Avrupası hukuk sistemine tâbi ülkelerde 1800'lü yıllardan itibaren kanunlarda kodifikasyon (tedvin -birleştirme, toplama-) hareketi başladı. Fransa'da 1804, İtalya'da 1866, Almanya'da 1900, İsviçre'de ise 1907'de çıkarılan Medeni Kanun ile bu ülkelerdeki medeni hukuk tedvin edilmiş oldu.
Hakkaniyete ilişkin hükümler ise ülkelere göre farklı yorumlamalara tabidir. Fransız Medeni Kanununda, hakimin baktığı bir davaya ilişkin uygulayacağı bir kural bulunmayışı nedeniyle hüküm vermekten kaçınması yasaklanmıştı. Alman Medeni Kanununda ise borcun dürüstlük ve iyi niyet kurallarına (Treu und Glauben) uygun şekilde ödenmesi gerektiği hüküm altına alınarak hakkaniyet değerlendirmesi kanunun içine yerleştirilmiştir. İsviçre Medeni Kanununda ise hakimin kanunda hüküm yoksa örf ve âdete bakacağı, burada hüküm bulamaması halinde kendisi kural koyacak olsaydı nasıl koyacak ise o doğrultuda hüküm vermesi düzenlenmiştir.
Çağdaş hukuk sistemlerinde hakkaniyet, hukuk kurallarının somut olaylara uygulanmasında ve hukukî sonuçların belirlenmesinde dikkate alınan bir kavram olarak yer almaktadır. Hakkaniyet bazı hukuk sistemlerinde kanunun açıkça öngördüğü bir değerlendirme ölçütü olarak kullanılırken, bazı sistemlerde hâkimin takdir yetkisi, hukuk kurallarının yorumlanması veya hukuk boşluklarının doldurulması için kullanılmaktadır.
Hakkaniyet sadece özel hukukla sınırlı olmayıp anayasa hukuku, idare hukuku, insan hakları hukuku ve uluslararası hukuk gibi farklı hukuk alanlarında da görülmektedir. Özellikle temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, tazminat miktarlarının belirlenmesi, taraflar arasındaki menfaatlerin dengelenmesi ve uluslararası uyuşmazlıkların çözümü gibi konularda hakkaniyet çeşitli hukuk düzenleri tarafından farklı biçimlerde kullanılmaktadır.
Ortak hukuk sisteminde tarihsel olarak common law yanında gelişen equity law kuralları ve hukuk yolları varlığını sürdürürken, Kara Avrupası hukuk sistemlerinde hakkaniyet daha çok kanunun yorumlanması, hâkimin takdir yetkisi ve açık uçlu hukuk kuralları aracılığıyla hukuk düzeninin bir parçası hâline gelmiştir.
Aristoteles, Nikomakhos'a Etik adlı eserinde epieikeia (hakkaniyet) kavramına ilişkin görüşlerini paylaşmıştır. Ona göre hukuk kuralları, kapsayıcılığını artırmak için daha genel hükümler içerebilirken somut olayda doğrudan uygulanabilecek bir hüküm olmayabilir. Böyle bir durumda hakkaniyet devreye girer ve yasanın eksik olan kısımlarını tamamlar. Yazar, Retorik isimli kitabında ise bu kavramı yine yasalardaki boşluklar üzerinden tanımlar. Buna göre hakkaniyet, yazılı yasanın ötesine geçen bir adalet türüdür. Her olayı birebir kapsayan bir hukuk kuralı oluşturulması zordur, bu nedenle hukuk kuralları genel kapsamlı olarak yazılır. Genel kapsama göre suçlu görünen ancak gerçekte suçsuz olan bir kişinin suçsuz bulunmasını sağlayacak olan şey hakkaniyettir.
Aristoteles'e göre hakkaniyet, adalete uygundur. Fakat burada bahsedilen adalet, hukuk kurallarının gösterdiği adaletten farklı bir kavramı ifade eder. Hukuk kurallarının genel ifadelerle somut bir olaya ilişkin hüküm içermediği durumlarda, hakkaniyet devreye girerek oradaki boşluğu doldurur.
Doğal hukuk (tabiî hukuk), doğadan (tabiattan) kaynaklanan hukuku ifade eder. Bir anlamda olması gereken, yani ideal hukuku tanımlar. Bu anlayışta hukuk ve adalet kavramları özdeştir. Buna göre, bir şey hukuka aykırı ise aynı zamanda adalete de aykırıdır.Kdş gözler 2013 s58 Doğal hukuk hem hukuki hem de ahlaki bir özellik taşımaktadır. Doğru ve yanlışın evrensel ilkeleri olduğu kabul edilen normatif önermeler bu anlayışın kapsamını oluşturur. Bu nedenle bütün insanlara, diğerlerine karşı ödevler yükler.
Doğal hukukun kaynağı olan "doğa (tabiat)" kavramından ne anlaşıldığı yüzyıllar içinde değişim göstermiştir. İlk Çağda bu kavram insan tabiatı olarak anlaşılmıştır. Buna göre hukukun temeli tabiat düzeninde bulunur. Burada hukukun kaynağı biyolojik tabiat olarak kabul edilmekteydi. Orta Çağda ise bunun yerini tabiatı yarattığı düşünülen tanrı ve tanrısal irade almıştır. Buna göre hukuk, tanrının emirlerinden oluşan düzeni, yani dini ifade etmektedir. Yeni Çağdan itibaren ise hukuk, temelini akıldan aldığı görüşü yerleşmiştir. Ancak buradaki akıl herhangi bir kişi veya kişilerin aklı değil, soyut bir beşeri akıldır. İnsan aklı, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilir. Hukuk da bunu yapabilen insan aklının bir emri niteliği taşır.
Doğal hukuk yaklaşımının temelinde adalet düşüncesi yer almaktadır. Bu durumda, ancak âdil olan düzenlemelerin hukuk olarak adlandırılması doğru olacaktır. Ancak her normatif düzenlemenin yasal koşullara uyularak gerçekleştirilmiş olması, onu hukuksal kılmamaktadır. Buna ek olarak düzenlemenin bir de değer boyutu bulunmaktadır ve bu değer adalet değeri olarak adlandırılmaktadır. Hukuksal düzenlemeler adalet değerini gerçekleştirmeye ya da korumaya yönelmekle ön plana çıkmalıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse, doğal hukuk, insanlar tarafından konulan kuralların insan aklı, insan doğası ya da Tanrısal düzen aracılığıyla elde edilen doğal hukuk ilkelerine, bir başka deyişle, adalete uygun olması gerektiğini savunan bir hukuk okulu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yaklaşıma göre hukuk ya da hukuk kuralları, insandan ve insan iradesinden bağımsız bir şekilde var olmaktadır. İnsanlar, kendilerinin dışında zaten var olan bu kuralları akıl yoluyla keşfederler.
Bu kapsamda hakkaniyet, doğal hukuktan kaynaklanan ahlaki bir ilke olarak ele alınmaktadır. Hukuk kuralları yorumlanırken de bu ilkeye başvurulmaktadır. Nitekim kanunlar yalnızca kanun koyucunun belirlediği kurallardan ibaret değildir. Bu kurallar, adalet ve ahlaki ilkeler açısından da değerlendirilmelidir. Bu bağlamda hakkaniyet, hukuk kurallarının somut olaya uygun şekilde yorumlanmasıdır.
Doğal hukuka karşıt olarak hukuki pozitivizm, hukukun insanlar tarafından oluşturulmuş bir olguyu ifade ettiğini ileri süren bir teoridir. Buna göre geçerli olan hukuk, halihazırda yürürlükte olan kurallardır.Kdş Gözler 2013 s 58 Olması gereken hukuk yasalaştırılmadıkça veya mahkemeler tarafından uygulanmadıkça hukuk sisteminin bir parçası kabul edilmez.
Hukuki pozitivizm üç kategoriye ayrılmıştır. Bunlardan ilki iradeci anlayıştır. İradeci anlayışa göre hukuk, kendiliğinden oluşmamış; bir irade tarafından oluşturulmuştur. Bu irade zamana göre tanrı, hükümdar(lar) veya kanun koyucu olarak kabul edilmiştir. John Austin, bu akıma göre hukuku "egemenin emri" olarak tanımlamıştır. Austin, egemeni herkesin kendisine itaat ettiği ancak kendisinin hiç kimseye itaat etmediği kişi olarak tanımlar. Bu egemen, bir veya birden fazla kişi veyahut bir heyet olabilir.
Hukukun bir irade ürünü olduğunu değil de yine hukukun kendisinden doğduğunu savunan ikinci görüş ise normcu pozitivizmdir. Buna göre hukuk kuralları, başka hukuk kurallarının öngördüğü kişi ve/veya kurullar tarafından, yine bu kuralların öngördüğü usul ve esaslar dahilinde oluşturulmaktadır. Hans Kelsen'e göre hukuk, normlardan oluşur. Bu normlar, hiyerarşik bir şekilde sıralanır. Her norm, bir üstündeki normun öngördüğü kişi veya kişiler tarafından ve öngörülen usule göre konulur. Yani normu başka bir norm oluşturur.
Günümüzde ise pozitivizm anlayışına yukarıdaki iki görüşe ek üçüncü bir görüş eklenmiştir. Analitik ve modern pozitivizm olarak açıklanan bu kavram ile hukuk normcu pozitivizm yaklaşımına kıyasla daha esnek ve dile dayalı bir çerçeveye oturtulmaktadır. H. L. A. Hart, hukuku bir kurallar sistemi olarak açıklamaktadır. Ona göre ahlaki ilkeler, hukuk sistemi tarafından tanınırsa hukuk kuralı kapsamına girebilir. Bu yönüyle bu fikir, yumuşak (kapsayıcı) pozitivizm olarak adlandırılır. Buna karşılık Joseph Raz ise hukuku sadece toplumsal olgulardan doğan yasalarla sınırlı olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle onun görüşü de sert (dışlayıcı) pozitivizm olarak adlandırılmaktadır.
Hukuki pozitivizm, hukuk kurallarının geçerliliği ile ahlaki doğruluğu arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığını savunur. Bu yaklaşım açısından hakkaniyet, kendiliğinden ve her durumda hukukun üzerinde yer alan bir ölçüt olarak kabul edilmez; ancak hukuk düzeni, hakkaniyeti hukuk kurallarının yorumlanmasında veya uygulanmasında dikkate alınacak bir ölçüt olarak tanıyabilir. Bu durumda hakkaniyetin hukukî kararlardaki işlevi, hukuk düzeninin ilgili kurallarına ve hâkime tanınan yetkiye bağlıdır.
Hakkaniyet, hukuk kurallarının somut olaylara uygulanmasında olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınmasıyla ilişkilidir. Genel ve soyut kuralların her olayın özelliklerini önceden kapsayamaması nedeniyle hakime takdir yetkisi tanınabilir. Bu bağlamda hakkaniyet, hukuk kurallarının yorumlanmasında, somutlaştırılmasında ve belirli durumlarda adil bir sonuca ulaşılmasında yer alır.
Hakkaniyet, hukuk kurallarının katı uygulanmasının somut olayda doğurabileceği sonuçları düzeltmeye yönelik bir yargısal değerlendirme biçimi olarak ele alınabilir. Gerald J. Postema'ya göre hakkaniyete dayalı yargısal takdir, hukuk devleti ilkesiyle zorunlu olarak çelişmez; aksine, özel hukukta somut olayın özelliklerine uygun adaleti gerçekleştirmek bakımından hukukun tamamlayıcı bir unsuru olabilir. Postema, hakkaniyete ilişkin takdir yetkisinin hukuk düzeniyle kurumsal ve sistematik bir çerçeve içinde ilişkilendirilebileceğini savunur.
Hakkaniyet ile hukuki güvenlik arasındaki ilişki, somut olay adaleti ile hukuk kurallarının öngörülebilirliği arasındaki dengeyi gündeme getirir. Hakkaniyet somut olayın özelliklerini dikkate almayı sağlarken hukuki güvenlik, kişilerin hukuk kurallarını anlayabilmesini ve hukuki sonuçları makul ölçüde öngörebilmesini amaçlar. Bu nedenle hakkaniyetin uygulanması, hukuki güvenliği ortadan kaldıracak keyfî bir değerlendirmeye değil, hukuk düzeni içinde gerekçelendirilebilir ve tutarlı bir takdire dayanmalıdır.
|isbn= değerini kontrol edin: checksum (yardım).