
Mikrometeoroit, uzayda bulunan ve genellikle bir gramdan daha hafif olan küçük kaya parçacıklarını tanımlayan ufak bir meteoroittir. Bu parçacıklardan Dünya atmosferini aşarak yeryüzüne ulaşmayı başaranlara ise mikrometeorit adı verilir.
Gök bilimcilerin başlıca uluslararası topluluğu olan Uluslararası Astronomi Birliği, "meteoroit" teriminin zaten yeterli olduğunu belirterek 2017 yılında "mikrometeoroit" sözcüğünün kullanımını resmi olarak kaldırmıştır. Buna rağmen bu terim, uzay araçlarına çarpıp hasar verebilecek küçük ve tespiti zor cisimleri ifade etmek için uzay mühendisliği alanında hala kullanılmaktadır.
Mikrometeoroitler, genellikle Güneş Sistemi'nin oluşumuna kadar uzanan devasa kaya ve enkaz kütlelerinden kopmuş çok küçük kaya veya metal parçalarıdır. Uzayda son derece yaygın olarak bulunurlar. Bu minik parçacıklar, uzay aşındırması süreçlerinin başlıca sebeplerinden biridir. Ay'ın veya Merkür ile asteroitler gibi atmosferi olmayan herhangi bir gök cisminin yüzeyine çarptıklarında, oluşan erime ve buharlaşma süreçleri regolit üzerinde kararmaya ve çeşitli optik değişimlere yol açar.
Mikrometeoroitler, yüzey alanlarının kütlelerine oranının daha büyük olması nedeniyle meteoroitlere kıyasla daha kararsız yörüngelere sahiptir. Dünya'ya düşen mikrometeoroitler, Güneş bulutsusunda meydana gelen milimetre ölçeğindeki ısınma olayları hakkında bilgi sağlayabilir. Yeryüzüne ulaştıklarında meteorit ve mikrometeorit adını alan bu yapılar, yalnızca karasal tortulaşmanın olmadığı kutup bölgeleri gibi alanlarda toplanabilir. Bu işlem sırasında buz kütleleri toplanıp eritilir ve filtreden geçirilerek mikrometeoritler bir mikroskop altında ayrıştırılır.
Yeterince küçük olan mikrometeoroitler, Dünya atmosferine girerken aşırı ısınmaktan kurtulur. Yüksek irtifada uçan uçakların bu tür parçacıkları toplaması 1970'lerde başlamıştır. Dünya dışı kökenli oldukları kanıtlanmadan önce "Brownlee parçacıkları" olarak adlandırılan ve stratosferden toplanan bu gezegenler arası toz örnekleri, o yıllardan günümüze Dünya'daki laboratuvarlarda incelenmeye müsait dünya dışı materyallerin önemli bir parçası haline gelmiştir.
1946 yılındaki Giacobinid meteor yağmuru sırasında Helmut Landsberg, açıkça bu olayla bağlantılı olduğu anlaşılan bazı küçük manyetik parçacıklar topladı. Bu durum Fred Whipple'ın ilgisini çekti ve Whipple, bu boyuttaki parçacıkların üst atmosferle karşılaştıklarında hızlarını koruyamayacak kadar küçük olduklarını kanıtlayan bir makale yazdı. Makaleye göre bu yapılar hızla yavaşlıyor ve erimeden Dünya'ya düşüyordu. Whipple, bu tür nesneleri sınıflandırmak amacıyla "micro-meteorite" terimini türetmiştir.
Whipple, Harvard Gözlemevinden Fletcher Watson ile iş birliği yaparak gözlemlenebilen meteorların hızını doğrudan ölçebilecek bir gözlemevi inşa etme girişimine öncülük etti. O dönemde mikrometeoritlerin kaynağı henüz bilinmiyordu. Yeni gözlemevinde yapılan doğrudan ölçümler meteorların kaynağını belirlemek için kullanıldı. Bu ölçümler, materyalin büyük bir kısmının kuyruklu yıldız kuyruklarından arta kalanlar olduğunu ve hiçbirinin Güneş Sistemi dışından geldiğinin kanıtlanamayacağını ortaya koydu. Günümüzde ise her türden meteoroitin gezegenler arası toz bulutundaki parçacıklardan veya kuyruklu yıldızlar gibi bu parçacıklardan oluşan diğer cisimlerden meydana geldiği, yani Güneş Sistemi'nin oluşumundan arta kalan materyaller olduğu bilinmektedir.

İlk çalışmalar tamamen optik ölçümlere dayanıyordu. 1957 yılında uzay tozunun Dünya'ya düşüşüne dair ilk doğrudan ölçümlerden birini gerçekleştiren Hans Pettersson, bu miktarın yılda 14.300.000 ton civarında olduğunu tahmin etti. Bu devasa rakam, uzaydaki meteoroit akısının teleskop gözlemlerinden elde edilen sayılardan çok daha yüksek olabileceğini düşündürdü. Böylesine yüksek bir akı, yüksek yörüngedeki Apollo kapsülleri ve Ay'a yapılacak görevler için son derece ciddi bir risk oluşturuyordu. Doğrudan ölçümün kesinliğini belirlemek amacıyla Pegasus uydu programı, Lunar Orbiter 1, Luna 3, Mars 1 ve Pioneer 5 gibi pek çok ilave çalışma yürütüldü. Bu çalışmalar sonucunda, atmosfere giren meteor oranının (yani akının) optik ölçümlerle uyumlu olduğu ve yılda yaklaşık 10.000 ila 20.000 ton arasında değiştiği anlaşıldı. Surveyor Programı, Ay yüzeyinin nispeten kayalık bir yapıya sahip olduğunu tespit etti. Apollo Programı sırasında Dünya'ya getirilen Ay örneklerinin çoğunun üst yüzeyinde, genellikle "çarpma çukurları" olarak adlandırılan mikrometeorit çarpma izleri bulunmaktadır.

Mikrometeoroitler, uzay araştırmaları için önemli bir tehdit oluşturur. Yörüngedeki bir uzay aracına göre mikrometeoroitlerin ortalama hızı saniyede 10 kilometredir. Uzay aracı ve uzay giysisi tasarımcıları için mikrometeoroit çarpmalarına karşı dayanıklılık sağlamak, tasarım aşamasındaki en büyük zorluklardan biridir. Çoğu mikrometeoroitin çok küçük boyutlarda olması meydana gelen hasarı sınırlandırsa da yüksek hızlı bu çarpmalar, tıpkı kumlama işleminde olduğu gibi uzay aracının dış kaplamasını sürekli olarak aşındırır. Bu duruma uzun süre maruz kalmak uzay aracı sistemlerinin işlevselliğini tehlikeye atabilir.
Küçük cisimlerin son derece yüksek bir hızla (saniyede 10 kilometre) yarattığı çarpmalar, günümüzde etki balistiği alanında yürütülen araştırmaların konusudur. Uzun süre uzayda kalan uydular gibi nesneler için bu risk çok daha yüksektir. Ayrıca döner uzay halatları (rotovator), uzay asansörleri ve yörünge zeplinleri gibi teorik olarak düşük maliyetli taşıma sistemleri için de ciddi mühendislik zorlukları yaratmaktadır.

Whipple'ın Uzay Yarışı'ndan önce yaptığı çalışmalar, birkaç yıl sonra uzay araştırmaları başladığında oldukça faydalı olmuştur. Çalışmaları, bir uzay aracını yok edecek kadar büyük bir meteoroitin çarpma ihtimalinin son derece düşük olduğunu kanıtlamıştı. Ancak bir uzay aracı, toz tanesi büyüklüğündeki mikrometeoritlerin neredeyse sürekli bombardımanına maruz kalacaktı.
Whipple, 1946 yılında bu soruna bir çözüm geliştirmişti. Başlangıçta "meteor tamponu" olarak bilinen ve günümüzde Whipple kalkanı olarak adlandırılan bu sistem, uzay aracının gövdesinden kısa bir mesafe uzağa yerleştirilmiş ince bir folyo filmden oluşmaktadır. Bir mikrometeoroit bu folyoya çarptığında buharlaşarak hızla yayılan bir plazmaya dönüşür. Bu plazma, kalkan ile uzay aracı arasındaki boşluğu geçene kadar o kadar dağılır ki alt kısımdaki yapısal malzemeye nüfuz edemez. Kalkan sayesinde uzay aracının gövdesi yalnızca yapısal bütünlük için gereken kalınlıkta inşa edilebilirken kullanılan folyo araca çok az bir ek ağırlık katar. Bu tür bir tasarıma sahip uzay aracı, meteoroitleri doğrudan durdurmak için tasarlanmış kalın panellere sahip bir araçtan çok daha hafiftir.
Vaktinin çoğunu yörüngede geçiren uzay araçları için Whipple kalkanının çeşitli versiyonları onlarca yıldır neredeyse evrensel bir standart haline gelmiştir. Daha sonraki araştırmalar, seramik elyafla dokunmuş kalkanların, aşırı yüksek hızlı (yaklaşık 7 km/s) parçacıklara karşı aynı ağırlıktaki alüminyum kalkanlardan daha iyi koruma sağladığını göstermiştir. Başka bir modern tasarım ise çok katmanlı esnek kumaş kullanılmasına dayanır. Bu yöntem, NASA'nın hiç uçurulmamış TransHab genişletilebilir uzay yaşam modülünün tasarımında ve Nisan 2016'da fırlatılarak yörünge testleri için iki yıllığına Uluslararası Uzay İstasyonu'na bağlanan Bigelow Genişletilebilir Faaliyet Modülü'nde (BEAM) kullanılmıştır.