Bu maddede birçok sorun bulunmaktadır. Lütfen sayfayı geliştirin veya bu sorunlar konusunda tartışma sayfasında bir yorum yapın. (Bu mesajların nasıl ve ne zaman kaldırılacağını öğrenin)
|
| Kur'an | |
|---|---|
| القرآن | |
Birmingham Üniversitesi'nde bulunan yedinci yüzyıl Kur'an el yazması. | |
| Bilgi | |
| Din | İslâm |
| Dil | Klasik Arapça |
| Periyod | 610-632 |
| Bölümler | 114 (liste) Sûre |
| Ayetler | 6.348 (besmele dahil) 6.236 (besmele hariç) Âyet |
Kur'an (Arapça: القرآن / el-Kur'an) veya Müslümanlarca kullanılan adıyla Kur'an-ı Kerim (قُرْآنِ کَرٖیمْ), Müslüman inancına göre, yaklaşık 23 yıllık bir süreçte âyetleri Allah tarafından Cebrâil adındaki melek aracılığıyla Muhammed'e parça parça vahiyler hâlinde indirilen bir kutsal kitaptır. İslam inancına göre Kur'an, Muhammed'in gerçek bir peygamber olduğunu kanıtlayan en önemli ve en büyük mucizedir. Müslümanlar, namaz başta olmak üzere belli başlı ibadetlerinde Kur'an'dan çeşitli bölümler okurlar. Müslümanlar, Kur'an'ın Allah tarafından son peygamber Muhammed'e baş melek Cebrâil aracılığıyla, Ramazan ayından başlayarak yaklaşık 23 yıllık bir süre boyunca kademeli olarak vahyedildiğine inanırlar. Bu vahiyler 610 yılında, Muhammed yaklaşık 40 yaşındayken başlamış ve ölüm yılı olan 632'de sona ermiştir.
| Makale serilerinden |
Kur'an'ın, Müslümanlar tarafından Tanrı'nın gerçek ve nihai sözü olduğuna inanılır. İnanca göre Muhammed, okuma ve yazmayı bilmediği için bu metni yazmamış, Muhammed'in birkaç arkadaşı vahiy kâtipleri olarak görev yapmıştı. Geleneksel İslam tarihçiliği Muhammed'in 632'deki ölümünden kısa bir süre sonra, Kur'an'ın Ebû Bekir'in hilâfeti döneminde (632–634), bazı kısımlarını yazan veya ezberleyen sahabeler tarafından derlendiğini anlatıyor. Ömer'in teşvikiyle Halife Ebû Bekir, Kur'an'ı mushaf hâline getirme kararı alır ve bu görevi, Muhammed'in Kur'an'ı Cebrâil'e son okuyuşunda hazır bulunan, vahiy kâtibi ve hâfız olan Zeyd b. Sâbit'e verir. Zeyd, titiz bir çalışma ile Kur'an'ı mushaf hâline getirmiş ve Halife Ebû Bekir'e teslim etmiştir. Osman ise kendi halifeliği döneminde (644–656), günümüzde genelde Kur'an'ın bilinen ilk örneği olarak kabul edilen bir versiyonunu oluşturur.
Kur'an, kendisini insanlık için bir rehber olarak tanımlar (Bakara:185). Okuyucunun İncil ve apokrif metinlerde bulunan önemli anlatılara aşina olduğunu varsayar. Bu kaynakların anlatılarından bazılarına önemli ölçüde yer ayırsa da, onlardan herhangi bir paragrafı doğrudan alıntılamaz, bazılarının farklı versiyonlarını farklı bölümlerde özetler ve kullanır. İslam teorisyenleri bu durumu, Kur'an'ın olaylardan çıkarılacak ahlaki derslere odaklanmasıyla açıklamaya eğilimlidir. Bu varsayım ve özetleme, birçok açıklama çabası (tefsir) gerektirir. Belirli bir Kur'an ayetinin anlamını çıkarmak için Müslümanlar, metnin doğrudan çevirisi yerine tefsire veya yoruma başvururlar. Ayrıca, İslami hukuk ve kuralların oluşturulmasındaki rolleri nedeniyle çoğu İslam düşünce okulunda değer verilen hadisler, daha sonraki yüzyıllarda yazıya dökülen ve Muhammed'in söz ve eylemlerini yansıttığına inanılan esasen sözlü olan rivayetlerdir ve çoğu Müslüman için Kur'an'ın yanı sıra ek bir rehber görevi görürler. Kur'an'ın tamamını ezberleyen kişiye hâfız denir ve çoğunlukla tecvid adı verilen özel bir diksiyonla okunur. Bazı Müslümanlar, Ramazan ayında dinî bir ritüel olarak Kur'an'ı baştan sona okurlar. Kur'an, namazlarda sadece Arapça okunmaktadır. Arapça bilmeyen birçok Müslüman, Kur'an'ı anlamak için, metnin doğrudan çevirisinden ziyade tefsirlere güvenir. Bu tefsirleri yazan kişiler ve kurumlardan bazıları Muhammed Hamdi Yazır, İbn Kesir, Diyanet İşleri Başkanlığı, Bayraktar Bayraklı ve Ebu'l-A'lâ Mevdudîdir.
Kur'an sözcüğü Arapçada okudu anlamındaki karâ'e (قرأ) sözcüğünün üç harfli mastarıdır. Kelime anlamı bakımından "okunan şey" veya "okumak" anlamına gelir. Kerîm sözcüğü ise "soylu, asil" ve "eli açık, cömert" anlamlarına gelir ve İslam'da Allah'ın 99 isminden biridir.
Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. (Yusuf Suresi: 2)
Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. (Nahl Suresi: 98)
Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun ki rahmete nâil olasınız. (A'râf Suresi: 204)
Kur'an'da belli yerlerde geçen "el-Kitab" (Bakara: 1–2), "el-Furkân" (Furkan: 1), "ez-Zikr" (Hicr: 9), "en-Nûr" (Nisâ: 174) gibi kelimelerin de Kur'an'ı ifade ettiği düşünülmektedir. Dînî anlatımlarda "Furkân-ı Hâkim, Mushâf-ı Şerif, Kelâmullah, Kitâbullah" gibi isimlerle de anılmaktadır. "Okunan şey" manâsına gelen Kur'an sözcüğü, metnin kendisinde 70 kez geçmektedir ve metinde yer alan diğer bazı isim ve kelimelerin de Kur'an'a atıfta bulunduğu düşünülmektedir.
Geleneksel İslami anlatımlara göre, daha sonraları Kur'an'ı oluşturmak üzere derlenen vahiyler Muhammed'e 610 yılında, Ramazan ayının Kadir Gecesi'nde, Mekke yakınlarındaki Nur Dağı'nda bulunan Hira Mağarası'nda, inzivada iken inmeye başlar ve bu dönem 13 yılı Mekke, 10 yılı da Medine döneminde olmak üzere 23 yıl sürer. Buna göre Mekke'de gelen vahiyler "Mekkî", Medine'de gelen vahiyler ise "Medenî" olarak isimlendirilir. Mekke ve Medine dönemine atfedilen ayetler birbirinden oldukça farklı bir stil arz eder; Alman yazar Theodor Nöldeke, Kur'an'daki sureleri sınıflandırırken Mekkî surelerden Medenî surelere geçişte, kitabın üslubunun kısa ve şiirsel anlatımlardan daha uzun ifadeler içeren "nesir" diline evrilmesini esas almıştır. Bunun bir örneği Muhammed'e inen ilk vahiy olduğu rivayet edilen ve şiir dilinde yazılmış 96. Kur'an suresi olan Alak Suresi'nin ilk beş âyetidir.

Mekke vahiyleri, hacimsel olarak Kur'an'ın üçte ikilik kısmını oluşturur. Bu dönemde vahiyler sözlü olarak ezberlenmiş, daha sonra ise hicrete yakın (622) birkaç yıl ile Medine dönemi (622–632) olarak ifade edilen yazım döneminde kayda geçirilmişlerdir. Kur'an'ın meşhur şiirsel üslubu ve sık sık tekrarlanan kompozisyonu, bu dönemin geleneksel sözlü iletişim yönteminin bir sonucu olarak görülmektedir.
Mekkî âyet ve sureler, İslam inancı ve ahlakı ile ilgili temel konuları kapsamaktadır. Allah'ın birliğine, meleklere, peygambere, kitaplara ve âhiret gününe iman gibi konular işlenir, Allah ile eş tutulan putlar reddedilir; iman, ölüm, hayat, kıyamet, âhiret, cennet, cehennem gibi konular eski kavimlerin başlarına gelenler üzerinden şiirsel bir dille işlenir. Kur'an'ın Âdem'den itibaren devam eden tevhid dini ve vahiy zincirinin devamı olduğu vurgulanır (42:13).
Bu dönemde ahlak ve ibadetler dışında insanlar ve toplumlar arası ilişkilerle ilgili düzenlemeler de Kur'an'da yerini almıştır. Çünkü İslam toplumunda bu hükümleri uygulayacak olan yeterli askerî ve yaptırım gücüne artık ulaşılmıştır. İslamî literatürde adına "esbâb-ı nüzûl" denilen olaylar ve sorunları çözümleme ve yönetme amacıyla şer'i hukukun kuralları, anlaşmalar, barış ve savaş (cihad) ile ilgili âyetler bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu dönemde Muhammed yönetiminde adına "Medine Şehir Devleti" denen küçük bir İslam devleti kurulmuştu.
İslam geleneğine göre, Kur'an, Muhammed'e yedi farklı harf üzerine indirilir. Çoğu İslam alimi, bunun Kur'an'ı farklı Arap kabileleri arasında okumayı ve ezberlemeyi kolaylaştırmak amacında olduğunu kabul eder. Sünniler farklı okumalara inanırken, bazı Şiiler Kur'an'ın varyantları (kıraat) olduğu fikrini reddeder.

Kur'an, Muhammed'in ölümü sırasında olasılıkla sahabeden değişik kişilerin ellerinde küçük yassı taşlar, rıka denilen deri, ağaç yaprağı, bir çeşit kâğıt, deve ve koyun kemikleri, ektab olarak ifade edilen ağaç parçası gibi malzemeler üzerine yazılmış dağınık parçalar hâlinde bulunuyordu. Halife Ebû Bekir (ö. 634) zamanında kurulan bir komisyonla Kur'an parçaları bir araya getirildi. Rivayete göre Ridde Savaşları'nda 70 kadar hâfızın ölmesi üzerine Ömer, dönemin hâlifesi olan Ebû Bekir'e başvurarak konunun görüşülmesini ister. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit başkanlığında aralarında Abdullah b. Zübeyr b. Avvâm, Sa'd b. Ebû Vakkas ve Abdurrahmân bin Hâris'in de bulunduğu bir komisyon kurdurur. Zeyd, elinde yazılı Kur'an metni olan herkesin bu metinleri getirmesini, ayrıca metinleri bizzat Muhammed'den duyduklarına dair iki güvenilir şahit gösterilmesini ister. Olası imla hataları için Osman tarafından bu komisyona "Kureyş'e göre yazın" emri verilir. Ortaya çıkartılan ve "sayfalar hâline getirilmiş" ya da "iki kapak arasındaki sayfalar" anlamına gelen "mushaf", Ebû Bekir'in ölümünden sonra Hafsa bint Ömer'e emanet edilir.
Amerikalı oryantalist Arthur Jeffery'e (1893–1959) göre, İslam'ın erken dönemlerinde yirmi sekiz adet şahsi mushaf bulunmaktaydı. Bu mushaflarda bugün resmî mushaflarda bulunanlardan farklı olarak Abdulah b. Mes'ûd'un mushafında Fâtiha ve Muavvizeteyn surelerinin (Felak ve Nâs) mevcut olmadığı, Übey b. Kâ'b'ın mushafında kunut dualarının iki ayrı sure olarak yer aldığı, Ali'nin mushafını nüzûl sırasına göre tertip ettiği bilinmektedir.
Bugünkü Kur'an sureleri, sure ve âyetlerin yazılış (İslamî literatürde iniş) sırasına göre değil, Fâtiha dışında kabaca surelerin uzunluğuna göre dizilmişlerdir. Kur'an'a kronolojik sıraya uymayan bugünkü şeklinin Osman zamanında (644–656) verildiği ve çoğaltılarak değişik şehirlere dağıtıldığı söylenmektedir. Bununla birlikte, bilinen en eski el yazmalarından olan Sana'a el yazmalarından incelenen 926 parçanın %22'si, bugün bilinen Kur'an'dan tamamen farklı bir yazılış, linguistik ve surelere ait diziliş farkı sunmaktadır.
648'de Ermenistan ve Azerbaycan'ın fethinde Şamlı ve Iraklı askerlerin farklı okuyuşları tartışma ortaya çıkardı. Bu tartışma üzerine sahabeden Huzeyfe b. Yemân, Halife Osman'a başvurarak bu durumun düzeltilmesini, ihtilafın ortadan kaldırılmasını istedi. Bunun üzerine Osman bin Affan, Zeyd b. Sâbit'i tekrar görevlendirerek, Ebû Bekir'in emriyle derlenmiş olan Kur'an'ın çoğaltılmasını emretmiş ve çoğaltılan mushaflar çeşitli İslam merkezlerine gönderilmiş, bununla farklılık gösteren diğer mushaflar ise yakılmışlardır. Böylece, Muhammed'in ölümünden sonra 20 yıl içinde Kur'an'ın derlenip çoğaltılması yapılmıştır. John Wansbrough ve Yehuda D. Nevo gibi bazı araştırmacılara göre, "çeşitli ön metinlerin" tek, değişmeyen bir standart metne birleştirilmesi ve diğerlerinin ortadan kaldırılması yoluyla Kur'an'ın kanonlaştırılması yaklaşık 200 yıllık bir süre içinde gerçekleşir. Onlar İslam geleneğinde yaygın bir yöntem olarak, bir uygulamayı yüksek halk kabulüne sahip geçmiş bir otoriteye atfederek meşrulaştırmanın yaygın olduğunu, Kur'an ile ilgili geleneksel düzenleme hikâyelerinin de bunun bir çeşidi olduğunu savundular.
Bunlardan en önemlisi, Kur'an'ın toplanması esnasında ehl-i beytin faziletleri ile alakalı bazı parçaların Osman Mushafı'na alınmadığı, yani Kur'an'ın tahrif edildiği iddiasıdır. Orta Çağ âlimi Şehristânî (y. 1086–1153), ilaveten aslında Ahzâb Suresi'nin Bakara Suresi'ne denk 300 âyetlik kadar bir sure olduğunu ve recm âyetinin de onda bulunduğunu ifade ederek, bu suredeki pek çok âyetin Ridde Savaşları'nda kaybolduğuna dair bir dizi rivayete yer verir.
En erken yazımı döneminde Arap alfabesi, bugün kullanılan 28 harfe karşılık, noktalama gibi hiçbir yardımcı işaret içermeyen 22 harfi karşılayan 15 farklı harften oluşmaktaydı. Kur'an'ın ilk yazılışındaki alfabetik yetersizlikler, sonraki zamanlarda kıraat mezheplerini ortaya çıkartmıştır. Emevî valisi Haccâc b. Yusuf'un (ö. 714) emriyle ilk defa aynı şekilde yazılan farklı harfleri ayırt edebilmek için noktalama işaretleri ve sesli harfler oluşturuldu. Haccâc, üzerinde birtakım değişiklik ve düzenlemeler yaptırdığı yeni Kur'an metninin resmî nüsha olarak belirlenmesi amacıyla eski yazım Kur'anları toplatarak yaktırmış ve yerine yeni yazım Kur'an metinlerinin dağıtılmasını sağlamıştır.
Uzatma, nokta, hareke gibi işaretlerin yer almadığı bu yazıma Emevîler döneminde ilâve edilen işaretlemelerle okuyuş şekli de (tecvid) yazılı olarak belirlenmiştir. Farklı yazım şekillerine sahip farklı Kur'an nüshalarında, surelerin anlamları da değişebilmektedir. Modern Kur'an, kendisine doğrudan Muhammed'e yöneltilmiş ilahi bir söz niteliği kazandıran çok sayıda emir ("söyle" anlamına gelen "ql") içerir. Michael Cook bu olguyu qira'a (okuyuş biçimi) üzerinden açıklar; "orijinal metinlerde (Resm) "söyle" ile "dedi" arasında bir ayrım yoktu. Ancak daha sonraki metinlerde, hem "dedi" hem de "söyle" şeklinde okunabilen "ql" ifadesi, birçok yerde "söyle" olarak okunacak biçimde standartlaştırılmıştır."
Başlangıçta Kureyş lehçesi ile okunan Kur'an'ın sonradan 7 Arap lehçesiyle okunmasına müsaade edilmiştir.

Muhammed'in hayatı, kıble ve Kur'an'ın ilk yazım yeri olan Mekke, 1970'li yıllardan bu yana çeşitli çevrelerce tartışılır olmuştur. Mekke'nin arkeolojik araştırmalarda İslam öncesi döneme gitmeyen yeni bir şehir olarak ortaya çıkışı, tarihî kaynaklar ve haritalarda adının 8. yüzyıl öncesinde geçmemesi, ticaret yolları üzerinde olmaması yanında toprağının tarıma uygunsuzluğu, ayrıca erken İslam tarihi hakkında ipuçları veren Kur'an ve hadis rivayetlerinde tanımlanan bazı yer isimleri ve özellikleri ile uyuşmazlıklar gibi nedenlerle Revizyonist İslam Araştırmaları Okulu olarak adlandırılan harekete mensup bazı tarihçiler, "Muhammed'in tarihsel bir kişi olduğunu söyleyen diğer çoğunluk tarihçilerden" ayrılarak O'nun kurgusal bir kişilik olabileceğine inandılar. (Patricia Crone ve Michael Cook gibi diğerleri ise O'nun gerçek ama daha kuzeyde yaşamış olduğunu düşünüyorlar.) Onlara göre Kur'an'da 16 kere anılan Mescid-i Haram, Kuzeybatı Arap Yarımadası'nda bulunmaktaydı; yani rivayet kültürüne dayalı klasik eserlerde ifade edildiği gibi günümüz Mekke'sinde değil.

İslam'ın çıkış yıllarında Arap Yarımadası'nda çok sayıda bölgesel dil ve alfabe kullanılmaktaydı. Kur'an yazımında kullanılan dil ve alfabenin kuzeyde gelişen, Suriye ve Kûfe'ye kadar uzanan Nabatî–Aramaik dil (erken Arapça) olduğu ifade edilmektedir. Aynı dönemde Hicaz ve Yemen bölgelerini içine alan alanlarda ise Yemen dili ve alfabesi kullanılmaktaydı. Emevî hâlifesi Abdülmelik b. Mervân zamanında (685–705) alfabe ve Arapça resmî dil hâline getirilmiş ve diğer bölgelere yayılmıştır. (bkz. İslam'ın yayılışı, Araplaşma) Muâviye b. Ebû Süfyân sonrasında çıkan karışıklıklarda I. Yezîd askerlerince yıkılan Kâbe'nin aslına uygun olarak yeniden yapılmasının İslam dünyasında uzun süre tartışıldığı ancak bunun gerçekleştirilemediği, geleneğe dayalı tarih kitaplarında da ifade edilen bir konudur. Kıble üzerinden yapılan bazı araştırmalar ise, İslam'ın ilk kuruluş yeri olarak günümüzde Ürdün topraklarında bulunan Petra yerleşkesini öne çıkarmıştır.
İslam'ın erken tarihlerinde yazılan az sayıda eser konum belirlemekten uzaktır. 7. yüzyılda yaşayan Süryani yazar John bar Penkaye ve John Damascene, Mekke'den "çölde bir yer" olarak bahseder. Ayrıca Arapların küp şeklinde yapılan ve İslam öncesi Arabistan'da oldukça yaygın olan put evlerine Kâbe adını verdikleri biliniyor. Bu yapıların İslamlaşma döneminde tahrip edilmesiyle birlikte Müslümanlar arasında başlangıçtan bu yana sadece tek bir tane Kâbe'nin Mekke'de var olduğu algısı da yerleşmiştir.
Kanadalı yazar Dan Gibson, "Quranic Geography" ismiyle kitaplaştırdığı araştırmalarında, en eski camilerin mihrap yönlerinin Petra'yı gösterdiklerini; âyet, hadis ve siyer kaynaklarındaki bazı ipuçlarının da Muhammed'in Petra'da yaşadığını ve buradan Medine'ye göç etmiş olduğunun işaretlerini verdiğini iddia etmiştir. Gibson'a göre Kur'an'da bahsedilen "bekke" veya "mekke" sözcükleri de Petra'yı ifade eden kelimelerdi. İlk kıble ise Mescid-i Aksâ değil, Petra'da Lât tapınağı olarak kullanılan kübik yapı olmalıydı. Dan Gibson'ın iddiasına göre bu yapı, Müslümanların İkinci Fitne (680–692) olarak niteledikleri zamanda, Abdullah b. Zübeyr b. Avvâm Ayaklanması sırasında mancınıklarla yıkılmış, İbn-i Zübeyr de karataşı Kâbe'de bulunan diğer kutsal eşyalarla birlikte alarak Emevî saldırılarından uzakta, bugünkü Mekke'nin bulunduğu yere taşımış ve yeni tapınağı burada inşa etmiştir. Emevîlere karşı Abbâsîlerin desteğini kazanan bu yeni mekân, birkaç yüzyıllık bir geçiş dönemi sonunda tamamen benimsenmiş, yeni yapılan camilerin yönü Mekke'ye dönük olarak inşa edilmeye başlanmıştır. Ancak Emevî etkisinde kalan Kuzey Afrika ve Endülüs camileri yönlerini bambaşka bir yöne, Güney Afrika'ya çevirerek yeni kıbleye karşı çıkmaya devam etmişlerdir. Konu ile ilgili ortaya atılan bir diğer iddia ise, "bekke"nin "bekaa" ile bağlantılı olarak ele alınan Kudüs kenti olduğu yönündedir.

Bu iddialara karşılık olarak değişik savunmalar geliştirildi, buna göre; ilk Müslümanlar Kâbe'nin yerini doğru hesaplayamamışlardı. Öte yandan, Abdullah b. Zübeyr b. Avvâm olayı (683–92) ile ilgili olarak 7. ve 8. yüzyıl yazarları John bar Penkaye ve Theofanis, Petra'dan değil Mekke'den bahsetmişlerdi. Kur'an, putperestliğe sıklıkla atıfta bulunmaktaydı ve o dönemde bir Bizans toprağı olan çevrede pagan uygulamalar ve ritüeller zaten yasaklı olmalıydı, ve bunlar Kur'an'ın konusu olmamalıydı gibi. Hicaz bölgesinde Arapçanın kullanıldığını gösteren belge ise, ikinci İslam hâlifesi Ömer tarafından Mekke valisi olarak atanan Hâlid b. Velîd'in oğlu AbdurRahmân'a ait olan ve MS 660'lara tarihlenen taş yazıttır. İngiliz Orta Doğu tarihçisi Robert G. Hoyland'a göre bölgede o döneme ait mezar metinleri, duvar yazıları ve taş yazıtlar üzerinde Arapça yazılar bulunuyordu.
Tartışmalarda Petra dışında Kûfe ve Hîre (Güney Irak) bölgeleri öne çıkmaktadır. Bizans kronikleri ve Hristiyan din adamlarının kayıtları, basılı paralar ve Abbâsîler döneminde İslam'ın hikâyesinin yazılma sürecine katılan hadisçi ve tarihçilerin yaşam bölgeleri, Hîre, Medine gibi bazı antik şehirlerin isimleri ve diğer bulgular (Kur'an'ın kültür coğrafyasına işaret eden âyet içerikleri, kullanılan yazı tipi vb.), İslam peygamberi Muhammed'in ve erken dönem İslam coğrafyasının Güney Irak bölgesi ile ilişkilendirilmesine ve Muhammed'in hayat hikâyesinin birden fazla kişinin hikâyelerinin birleşimi olabileceği kanaatine yol açmıştır.
Kur'an içeriğinin Arapça bilmeyenler için anlaşılmasında en büyük zorluklardan birisi, Kur'an'ın katkısız ve yorumsuz tercümesinin yapılmaması, bunun yanında her dönem sayıları hesaplanamayacak kadar çok meal ve tefsirlerinin yapılması, bu meal ve tefsirleri yapan kişilerin eğitim, bilgi, bölge, mezhep, meşrep gibi durumları ile ilgili yansıtmalar ve çarpıtmalar içermesi, okuyucunun gerçek içeriğe tam ulaşamaması ve ciltler dolusu tefsirlerin ayrıntılarında boğulması sorunudur. Kur'an tefsir ve meallerindeki çarpıtmalar; Kur'an metninde yer alan, yazarına göre daha çok Allah'a izafe edilemeyecek eylem, isim ve sıfatlar konusunda yapılmaktadır.
Bazı araştırmacıların ulaştığı sonuçlar doğruysa, Kur'an içeriğinde yer alan kelimelere rivayetlere dayanan ve geleneksel olarak yüklenen karşılıkların da yeniden anlamlandırılması gerekecektir. Bu kapsamda örneğin Tebbet Suresi'nde bahsedilen "Ebû Leheb ve Ümmü Cemîl", geleneksel rivayetlerde geçtiği gibi Muhammed'in O'na kötülük yapan amcası ve eşinin değil, Mecûsî İran şahı II. Hüsrev ve eşi Şîrin'in sembolik anlatımı olabilir.[daha iyi kaynak gerekli] Kureyş ise Muhammed'in mensubu olduğu kabilenin değil, Yine İran'da Ahameniş İmparatorluğu'nu kurarak Yahudileri Bâbil sürgününden kurtaran ve Yahudiler arasında büyük bir saygıyla anılan Büyük Kiros'un (İbranice telaffuzu Quraish) adı olabilir.
Kur'an'ın ana teması monoteizmdir. Tanrı (Allah); yaşayan, ebedi, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten olarak tasvir edilir. (bkz. örneğin, Kur'an 2:20, 2:29, 2:255). Tanrı'nın her şeye olan kadirliği, her şeyden önce yaratma gücünde ortaya çıkar. O, göklerin, yerin ve her şeyin yaratıcısıdır. (bkz. örneğin, Kur'an 13:16, 2:253, 50:38).

Kur'an, Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için çeşitli âyetlerde kozmolojik argümanlar kullanır. Evren yaratılmıştır, bir yaratıcıya ihtiyaç duyar ve var olan her şeyin varlığı için yeterli bir nedeni olmalıdır. Ayrıca, kâinatın tasarımına sıklıkla bir tefekkür noktası olarak atıfta bulunulur ve inanan inanmayan herkese düşünmeyi teşvik eder.
Gökleri yedi tabaka hâlinde yaratan O'dur. Rahmân'ın yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Bak bakalım, işleyiş yasalarında bir uygunsuzluk görüyor musun? (Mülk Suresi: 3)
(Resulüm!) De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah’ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün. Allah, daha sonra ikinci hayatı da işte böyle gerçekleştirecektir; Allah her şeye kadirdir.” (Ankebût Suresi: 20)
Tanrı benzetmesi hakkında antropomorfik bir dil kullanılıp kullanılamayacağı Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünce tarihinde oldukça yoğun tartışmaların konusu olmuştur. İbrahimî dinlerin kutsal kitaplarında Tanrı'yı teşbih eden, insanî niteliklerin başka bir varlığa atfedilmesi olan antropomorfik örneklere rastlanabileceği gibi, O'nu yaratıklara benzemekten tenzih eden ifadelere de rastlanmaktadır. Genel bir bakışla Kur'an ve Kitâb-ı Mukaddes'te tenzihten çok teşbihin var olduğu söylenebilir. Kur'an ve hadislerde bulunan teşbihî ifadelere sonraki dönem Kelâmcılar tarafından bazı mecazi anlamlar yüklenerek Allah'ın benzemezliğine vurgu yapılmış ve teşbih veya cisimlendirme küfür veya şirke eşit tutulmuştur.
Kur'an'da Cebrâil, Mikâil gibi melek isimleri diğer İbrahimi dinlerde olduğu gibi El (ya da İl) ile bağlantılıdırlar. Kur'an'da da geçen ve İslam'da geleneksel olarak dualara başlarken kullanılan Allahûmme, olasılıkla İbranice "Elohim" kelimesinin Arapça telaffuzundan ibaret bir kelimeydi. Elohim, İbranicede "majesteleri!" ifadesinde olduğu gibi yüceltme amaçlı çoğul ("Tanrılar!" gibi) olarak kullanılmaktaydı. Kur'an'da adı anılan peygamberler ve kutsal kitaplar sıklıkla Yehova'ya referans vermelerine rağmen Kur'an'da "Yahve / Yehova" ismi kullanılmaz. Ancak Yahudilikte Yahve yerine kullanılan isimlerden olan "Rab" (efendi, ağa) kelimesi de Kur'an'da sıklıkla Allah için kullanılır. "Yahve "yerine kullanılan kelimelerin On Emir arasında bulunan "Tanrın Yahve'nin adını boş yere ağzına almayacaksın, yoksa Yahve bunu cezasız bırakmayacak" ifadesi ile bağlantılı olarak Yahudiler arasında yerleştiği düşünülmektedir.
Kur'an'da "Allah" için en sık kullanılan isim/sıfatlardan bir diğeri de Arapça kökenli olmayan Rahmân'dır. Bu sıfat teriminin (Rahmânan/Rahmân) bilinen en eski kullanımı, Akadca ve Aramicede Hadad'a adanmış bir yazıtta bulunur. Raḥmân, "merhamet eden", fiil olarak "sevmek, acımak, merhamet etmek, bağışlamak, rahmet etmek" anlamlarına gelmektedir. Kur'an'ın 55. suresi Rahmân Suresi'dir.
Kur'an'da peygamber olarak zikredilen bazı şahısların ayırt edici bir özelliği, peygamberlik görevlerini sıklıkla bir aile bağlamında icra etmeleri ve İsrailoğulları'na mensup olmalarıdır; bu durum İbrahim'in ailesi, Yakup'un ailesi, Davud ve Süleyman'ın soyu ve İmran ailesi gibi örneklerde görülebilir. Josef Horovitz'e göre, Kur'an'daki peygamber kıssaları genellikle belirli bir örüntüyü takip eder: Bir topluluğa peygamber gönderilir, topluluk onu reddeder veya ona saldırır ve nihayetinde ilahi bir ceza olarak helake sürüklenirler. Bununla birlikte Kur'an, öğüt verici, kendine göndermeler yapan ve polemikçi söylemi nedeniyle tam bir anlatı sunmaz; aksine, dinleyicilerin anlatılan kıssalara aşina olduğunu varsayarak önceki nesillerin akıbetine dair mesel niteliğinde göndermelerde bulunur. Bu kıssalar son yüzyıllarda İsrailiyat olarak eleştirilere maruz kalsa da, aynı zamanda insanlığın genel tarihini ve soyağacını oluşturmaya yönelik, dini temelli tarih yazımı girişimlerinde de kaynak olarak kullanılmıştır. İncil arkeolojisi; Kur'an'da seçkin peygamberlere dönüştürülen Antik İsrail kralları Davud ve Süleyman istisna tutulursa, Mısır'dan Çıkış ve Nuh Tufanı (veya Gemisi) gibi en popüler dini kıssaları dahi doğrulayan arkeolojik kanıtlar ortaya koyamamıştır. Ancak, Nuh Tufanı ve sepetteki bebek Musa hikâyesi gibi bazı kıssaların kökeninin Gılgamış Destanı gibi Mezopotamya efsanelerine dayandığı tespit edilmiştir. Söz konusu anlatıların tipik bir örneği, İbrani Kutsal Kitabı'ndan alınan ve çeşitli surelerde özet halinde yer alan Yunus kıssasıdır; ancak bu kıssa, kendisine peygamber olarak gönderildiği kavmin helak edilmemiş olması bakımından bahsi geçen örüntüden ayrılır. Kur'an hikâyelerinin Muhammed Ahmed Halefullah tarafından masal / "temsili hikayeler" olarak nitelendirilmesi farklı tepkilere ve ilahiyat tartışmalarına yol açmıştır.

Tarihi ve coğrafi bağlam: Kur'an'da başlıca Allah inancı, tevhid, yaratılış, dünyanın sonu, peygamberlik ve peygamberlerin yanı sıra eski milletlerin hayatlarına ait parçalar dinî ve ahlaki öğütlerle işlenir. Ancak Kur'an hikâyelerinde "milât" vb. kavramlara dayanan bir tarihlendirme yapılamaz. Kur'an, takvim olarak o güne kadar Araplarda kullanılmakta olan 12'li Ay takvimini (kamerî aylar) esas almış, bazı Arap bölgelerinde kullanılmakta olan ve her yıl mevsimlerin ve ayların çok az bir farkla sabit kalmalarını sağlayan "nesî" uygulamasını "küfürde ileri gitmek" şeklinde bir niteleme ile yasaklamıştır (Tevbe Suresi: 36–37).
Kur'an'da Nuh'un gemisinin Cûdî'ye oturduğu gibi coğrafik anlam ifade eden cümleler (Hûd: 44) son derece nadirdir. Bununla birlikte hikâyelerin Orta Doğu bölgesinin halkları ile ilgili olduğu ifade edilebilir.
Kur'an'da Dünya'nın jeolojik ve beşeri tarihi ile bağlantılı bazı ifadeler de Tevrat anlatımlarına paralel ifadelerdir. Yaratılış Kitabı: Bölüm 1–2) Gök ve yerin yaratılışı 6 günde tamamlanır. 1. gün ışık, gündüz ve gece, 2. gün kubbe, 3. gün kuru toprak ve flora, 4. gün gökcisimleri, 5. gün balıklar ve kuşlar, 6. gün karada yaşayan hayvanlar ve insanlar beliriyor (Kutsal Kitap Kronolojisine göre MÖ 4026'da). Bölüm 2'ye göre ise Tanrı 7. günde dinleniyor. Kur'an'da yaratılış için "Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (altı evrede) yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı." (Kaf: 38) şeklindedir. Ayetin sonundaki "yorgunluk duymadık" ifadesinin Tevrat'taki "Tanrı dinlendi" ifadesine gönderme yaptığı yorumu vardır.
Kitâb-ı Mukaddes'te yeryüzünün yaratılış hikâyesi ile eşzamanlı olarak anlatılan Âdem, Havvâ, Hâbil, Kabil gibi birçok ismin antik kültürlerdeki mitolojik semboller ve hikâyelerin yeni bir uyarlamasıydı veya bunların büyük ölçüde Sümer yaratılış hikâyelerinden (Adapa) esinlendiği iddia edildi.
Bir Şanlıurfa hikâyesine göre İbrahim, yöredeki putları parçalar ve Nemrud'la tartışır. İbrahim, Nemrud'u ve putları ilah edinmeyi asla kabul etmez, putları kimse görmeden kırarak baltayı büyük putun boynuna saplar ve Nemrud'u tek tanrı inancına çağırır. İbrahim'in çağrısına kulak asmayan Nemrud, bunun üzerine büyük bir mancınık yaptırır ve görkemli bir ateş yaktırır. Sonrasında İbrahim'i bu mancınıkla ateşe atarlar, ancak İbrahim'in tanrısının o anda ateşe verdiği bir emirle İbrahim yanmaz ve rivayete göre İbrahim ateşlerin içindeyken ateş bir gül bahçesine dönüşür. Kur'an'da Enbiyâ Suresi'nin 66–70. âyetlerinde de bu konu işlenir: "Ey ateş! 'İbrahim için serinlik ve esenlik ol!' dedik."
Kur'an'da din ve inanç, büyük oranda Yahudi–Hristiyan teolojisi ve puta tapanlar (müşrikler) üzerinden işlenir. Kur'an'da az miktarda adı geçen diğer dinî gruplar ise Sâbiîler, Mecûsîler ve Haniflerdir. Yusuf, Kârûn, Hâmân, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Süleyman ve Yunus hikâyeleri gibi kıssalar da Kur'an'da hacimce geniş yer kaplar. Kur'an anlatımının bire bir olmasa da Kitâb-ı Mukaddes'teki anlatımlar ile büyük oranda örtüştüğü hikâyelerin yanında, bu hikâyelerden farklı parçaların farklı hikâyelerde kullanıldığı söylenmektedir. Örneğin; Kur'an anlatımlarında Hâmân hikâyesinin "Bâbil Kulesi, Ester ve Mısır'dan Çıkış" gibi farklı Tevrat hikâyelerinin bir kombinasyonu olduğu ifade edilmektedir.
Yusuf, İslam'daki peygamberlerden biridir ve hayatı Kur'an'ın Yusuf Suresi'nde anlatılır. Kur'an'da anlatılan hayat hikâyesi, Tevrat'ta bulunan hikâye ile genel itibarıyla benzer olmakla beraber farklılıklar da bulunmaktadır. Kur'an'da Yusuf Kıssası, "kıssaların en güzeli" olarak tanımlanmaktadır. Yusuf'un son derece yakışıklı olduğu ve bu yakışıklığının Mısır firavununun karısını onu baştan çıkarmak için çektiği söylenmektedir. Kur'an'da Peygamber Ya'kūb'un oğulları (Yusuf'un kardeşleri), babalarından Yusuf'un onlarla beraber gitmesine izin vermesini isterler. Daha sonra Yusuf, kıskançlık duyguları kabaran kardeşleri tarafından bir kuyuya atılır ve kardeşleri, babalarına Yusuf'un bir kurt tarafından yenildiğini söylerler. Yusuf'un babası Ya'kūb, kederden gözleri kör olana kadar ağlar. Yusuf, yoldan geçen bir kervan tarafından kuyudan çıkarılır ve Mısır'a köle olarak götürülür.
Kur'an'da yüceltilen bir aile olarak İmrân ailesi, kendisine 500'ün üzerinde atıf yapılan Musa ve Tevrat hakkında bilinenler ise şöyle özetlenebilir:
Musa hakkındaki bilginin tek kaynağı olan ve Kendisine Tevrat'ın yazdırıldığına inanılan Musa için, Rabbânî Yahudilik Musa'nın MÖ 1391–1271 aralığında yaşadığını, tarihçi Hieronymus MÖ 1592, James Ussher ise MÖ 1571 aralığında yaşadığını iddia etmektedir. Modern bilim adamları ise Tevrat'ı genellikle Pers Ahameniş İmparatorluğu (MÖ 450-350) döneminin bir ürünü olarak görüyorlar, ancak bazıları onun derlenmesini Helenistik Dönem'e (333-164 MÖ) yerleştiriyor. Musa'nın yaşadığına inanılan yıllar ise bundan yaklaşık 1000 yıl eskiye gidiyor. Modern bilimsel fikir birliği, Musa'nın efsanevi bir figür olduğu yönündedir. Musa ile Tevrat'taki Çıkış Kitabı ve Tesniye Kitabı bölümlerinde yaşanan olaylar hakkında Antik Mısır kaynaklarında hiçbir atıf yer almamakta olup, Mısır ve Sînâ Yarımadası'nda keşfedilmiş arkeolojik deliller, Musa'nın ana figür olduğu hikâyeleri desteklememektedir. Musa ile ilgili ilk yazılı kaynak Bâbil Sürgünü sırasında üretildiği düşünülen metinlerdir.
Kur'an'da adı Musa ile birlikte anılan diğer bir figür ise kardeşi Harun'dur. Tevrat'a göre Harun, Firavun'a Musa'yla birlikte gider ve Mısır'dan çıkışta da birliktedirler. Musa, dağa Yehova ile konuşmaya gittiğinde halk Harun'dan kendilerine bir ilah yapmasını ister. Harun da halktan altınlarını getirmelerini ister. Altınlar toplandığında onlara altından bir buzağı heykeli yapar. Bu heykel, Mısırlıların tapınmakta oldukları tanrılardan biri olan Apis'in heykelidir. Yehova buna çok kızar ve Musa'yı halkının yanına geri gönderir. Musa kardeşine kızar, Yehova'nın elleriyle yazıp verdiği taş levhaları yere atıp parçalar, halkın yaptığı buzağı heykelini de toz hâline getirerek tozunu suyun üzerine atar, halka o suyu içirir. Kur'an'daki benzer kıssada ise Tevrat'taki aktarımın aksine heykeli Harun değil, Sâmirî yapar ve bu konuda Harun suçlanmaz.
Ailenin bir diğer üyesi ise Musa ve Harun ikilisinin ablaları ve Tevrat'ta peygamber sayılan Miryam'dır. Kur'an'da kendisinden ismiyle ve peygamberlik ünvanı ile bahsedilmez. Ancak bir yerde Meryem'den bahsedilirken "Harun'un kız kardeşi" şeklinde bir ifade kullanılır. Bu ifade İslam-Hristiyan diyaloglarında polemik konusu ifadelerden birisidir.
Kur'an'da İsa kendisine erkek dokunmamış bir bakirenin mucize çocuğudur. Ölüleri bile diriltebilir. Hristiyan teolojisinden önemli bir fark olarak o tanrı veya tanrının çocuğu değil, Muhammed'i müjdeleyen bir peygamberidir. Ama yine de onun için özel bir dil kullanılır; O tanrının sözü ve özü (ruhu)'dür. (Nisâ:171) Bebekliğinden itibaren olağanüstü mucizeler ve harikalar gösteren İsa'nın hikâyesine Âl-i İmrân ve Meryem surelerinde ayrıntılı olarak yer verilir. Bu hikâyelerin apokrif bebeklik incilleri ile paralellikler taşıdığı biliniyor.
Yunus kitabının kurgu olup olmadığına dair farklı görüşler bulunmaktadır. Yunus'tan tarihsel bir peygamber olarak Krallar kitabında bahsedilir. Tevrat bilginlerinin çoğu hikâyenin ilk kez anlatıldığı Yunus kitabının içeriğini gerçek dışı parodi veya satirik bir anlatı olarak değerlendirir. Eğer bu doğruysa Yunus hikâyesi O'nun satirik doğasını anlamayan bilgeler tarafından İbrani Kutsal Kitabı'na sokulmuş olmalıydı. Mitoloji araştırmalarına göre Yunus hikâyesi Sümer mitolojisinde insan balık kombinasyonu olan yarı tanrı Oannnes'den ilham alan bir Tevrat hikâyesiydi. Buna göre Oannes kültü iki farklı isimle, Jonah ve John olarak Tevrat hikâyelerine aktarılmıştı. Bahsedilen isimlerin Kur'an'daki karşılığı Yunus ve Yahya'dır. Kur'an'da mukattaa harfleri arasında geçen ve anlamı bilinmeyen Nun harfi ise Sabienlerde Yahya kültünün sembolüdüydü.
Birçok dinî-felsefi öğretiyi etkilemiş olan Mısır bilgelik tanrısı Thoth Yunanlara Hermes, İslam'a ise İdris olarak girer. İdris'le ilişkilendirilen diğer bir karakter ise Enoch (Hanok)tur.
KKTC Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde yapılan bir çalışmada Kur'an'ın ortaya koyduğu vergilerinin İslam öncesi Güney, Kuzey ve Hicaz Araplarında hatta daha eski toplumlarda yer alan vergi düzenlemelerinin aynısı olduğu sonucuna varılmıştır. Sütçü İmam Üniversitesi, Temel İslam Bilimleri bölümünde yapılan bir araştırmada Kur'an'a dayalı hukuk ve ibadetler "Bizim üzerinde durduğumuz, Kur'an'ın da işaret ettiği İslam öncesi Arap folklorundaki mitolojik unsur ve menkıbeleri Kur'an'ın yok saymadığıdır. Kur'an'da emredilen ibadetlerin bir kısmı zaten Arapların yaşamında kültürlerinde, örf ve adetlerinde, bir kısmı da Tevrat'ta bulunuyordu. Örneğin namaz, oruç, hac, zekât... gibi. Burada Kur'an'daki hukuk sistemi Arapların geleneksel hukuk sistemiyle Tevrat'ın bir karışımıdır dersek abartmış olmayız. Araplarda kısas, diyet, hırsızın elinin kesilmesi cezaları olduğu gibi örtünme de köklü bir gelenek hâlinde idi. Yahudilikte de kısas bulunduğu gibi faiz de yasaklanmıştı. Bazı durumlarda zina eden kadın ve erkek taşlanarak öldürülürdü." sözleriyle anlatılmaktadır.
Kurban kesme ve erkek sünneti: Günümüz Yahudi ve Müslüman topluluklarında kurban ve erkek çocukların sünnet edilmesi geleneklerine kaynaklık eden anlatılar İbrahim ile bağlantılıdır. Antik İsrail toplumunda Tanrı Molek'e kız ve erkek çocukların yakılarak kurban edildiği bilinmektedir. (Yeremya 32:30-35)(Bakınız: cehennem ve insan kurbanı) İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesi bu uygulamanın Yahudilerde de var olduğunun işareti sayılmaktadır. Zamanla insan kurbanı terk edilmiş, vücudun tamamını kurban etmek yerine onu simgeleyen bir parça (sünnet derisi) kesilmeye başlanmıştır.
Sami Ezzib İbrahim ile ilgili kurban anlatısının Yahudi din adamlarının bir kurgusu olduğunu, bununla İbranilerin Tanrı'ya erkek çocuklarını kurban verme geleneğinin kaldırılarak yerine hayvan kurbanının getirilmesinin amaçlandığını, ancak erkek çocukların kurban verme anlayışından tamamen kurtulamadığını, bunun yerine onların erkeklik organlarını kaplayan derinin kesilmesinin gelenek hâline getirildiğini ifade eder. Ve şöyle der: "90 yaşını aşan büyük babanız bir gün sizi dağa götürüp Tanrı'nın rüyasında emrettiğini söyleyerek kesmeye kalksa, sonra da vazgeçip bir koç kesse, bir başka gün kendisinin cinsel organını kesse ne düşünürdünüz?
Kur'an'da İbrahim'in Oğlunu kurban sunma hikâyesi de kendine yer bulmuştur. (Sâffât:100-109)
Etik: Kur'an'a dayanan uygulamaların etik sonuçları da günümüz yaklaşımları açısından problemlidir. Örneğin tıbbi bir gerekçe olmadan küçüğün bedenine yapılan cerrahi müdahale (sünnet) bu kapsamda sorgulanmıştır.
Kısasta (kadına, kadın, köleye köle, hür için hür gibi) sosyal denklik şartı (Bakara 178), sosyal olarak alt sınıfta bulunanların üst sınıftan birini öldürmelerinde kısasın uygulanacağı, üst sınıftan birinin alt sınıftan birini öldürmesi durumunda kısas uygulanamayacağı, ancak diyet ödenebileceği anlamına gelmektedir.
Savaş esirlerine yapılacak köleleştirme ve buna dayalı cinsel ve diğer maddi fiiller günümüzde savaş suçları kapsamında ele alınan eylemler arasında bulunuyor.
"İnsan öldürmenin kötülüğü ile ilgili Kur'an ifadeleri (Mâide 32), Mişna (Sanhedrin, 4: 5) ifadeleri ile birebir aynıdır; Kim yeryüzünde birini öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur ve kim birini kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur."
Kur'an'da kıyamet sahnesi aynı zamanda Kur'an'ın evren modelinin de bir yansımasıdır. Kıyamet vakti geldiğinde yıldızlar yeryüzüne dökülür, hamileler düşük yapar ve insanlar korkuyla sağa sola kaçışmaya devam eder. Sonra bir meydan kurulur. (Kalem 42)
Amel defterleri dağıtılır. Dünya hayatı ile ilgili tartılar yapılarak iyiler ve kötüler ayrılır. İyiler Sırat üzerinden geçerek cennete gidecekler, kötüler ise aşağıdaki cehenneme döküleceklerdir.

Kur'an'da sıklıkla tekrarlanan bir ifade ile (Tevbe 72; Ra'd 23; Kehf 31; Meryem 61; Fâtır 32; Sâd 50; Mü'min 8; Saf 12). inananlara ADN cenneti vadedilir. ADN (Tevrat'ta Aden Bahçesi) kelimesinin Bâbil dilinde Edinnu'dan türediği düşünülüyor. Eden'in Tevrat'taki anlatımı bu yerin büyük olasılıkla Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşerek tekrar kollara ayrıldığı ve Fars Körfezine döküldüğü bölgeyi işaret etmektedir.
Kur'an'da cennet için kullanılan bir diğer kelime ise Firdevs ise faradīs'ten geri-türetilmiş yapay bir tekil addır. Eski Farsça paridēz "avlu, etrafı çevrili bahçe", Eski Yunanca parádeisos Pers krallarının bahçeleri, Kutsal Kitap'ta ise cennet bahçesi anlamlarına geliyor.
Cehennem: İnkârcıların ve günahkârların âhirette cezalandırılacakları yer.
Kur'an anlatılarının 1/3'ünü eskatoloji ile anlatılardır. Ancak Kur'an'da yer alan bilgilerin büyük ve ayrıntılı bilgiler olduğu söylenemez. Örneğin Kevser'in Kur'an'da sadece adı geçer. A'râf ve Sırat'tan ise hiç bahsedilmez. Yine de bir İslam vaizi "sırat" sözcüğünü kullanıyorsa, cehennem üzerinde inananların geçmesi için kurulmuş olan bir köprüyü anlatıyordur. Bu kavramların bir kısmı İslam dışı kaynaklardan gelen bilgilerle Muhammed'den yüzyıllar sonra içeriği doldurulan kavramlardır. Muhammed'in Mir'ac hikâyesinde cennet ve cehennemi ziyaret serüveni, Kevser ve Sırat'ın Mecûsîlikten aktarılan bilgiler olduğuna dair görüşler bulunmaktadır. Kur'an'daki anlatıların çoğu, ayrıntılardan ziyade olayların ahlaki veya manevi önemine odaklanma eğilimindedir.
Kur'an'ın incelenmesinde bir diğer araştırma sahası, Kur'an anlatımlarında geçen tarihsel kişilikler, savaşlar, toplumlar, bunların yaşadığı yerlerin isimleri ve yaşamları ve onlardan geride kalanlar ile ilgili olarak geleneksel İslam kaynaklarının dışında Bizans, İran, Mısır ve İbrani dönem tarihçilerinin, diğer dinî ve din dışı kaynakların araştırılması, elde edilen bilgilerin arkeolojik veriler ışığında yorumlanması, böylece tarihsel olaylar ile bunlara eklemlenen ve zaman içerisinde efsaneleşen anlatımların birbirinden ayrılması çalışmalarıdır. Bu şekilde erken İslam tarihine ait, günümüzde de birçok toplumsal şekillenmelerin kaynağı olmaya devam eden anlatıların gerçek yüzü ortaya konabilecek, bunların çözümlenmesiyle geçmişten beslenen birçok çatışmanın, toplumsal bölünme ve düşmanlıkların önüne geçilebilecektir.
Kur'an'ın akıl ve bilime dayalı anlaşılması ve yorumlanması gerektiğine dair yaklaşımlar İslam tarihinde zaman zaman ileri sürülmüş ve dışsal görünüm olarak akıl ve bilimle çelişen âyetler tevil edilme yoluna gidilmiştir. Bu yaklaşıma karşı çıkan tefsirciler de bilimin değişken karakterini ileri sürmüşler, âyetlerin dil açıdan bahsedilen anlamları içermesinin mümkün olmadığını ifade etmişlerdir.
İnsanın basit gözlem yeteneği ile oluşturduğu ve varlığına inandığı ilk evren modellerinde Evren yer ve gök olmak üzere iki parçadan oluşurdu. O günün büyüklük algısına göre sonsuz denebilecek kadar geniş ve düz bir Dünya ve O'nun üzerinde, katmanları olan, dünya ile eşit genişlikte bir gökyüzü. Ancak bu gökyüzünün her katında değişik mitolojik veya yarı mitolojik özellikler yüklenen göksel varlıkların yaşadığı değişik katmanları olmalıydı.
7 gök kavramına çıplak gözle görülen 5 adet gezegene Güneş ve Ay'ın eklenmesi ile ulaşılır. İnanca göre bunların her birisi ayrı bir felekte ya da gök katında yüzmekteydi. Ancak birçok inanç sisteminin de temelini oluşturan denge inancı gereği yer ve gök arasında da bir denge olmalı ve Yerin de bir o kadar katmanları olmalıydı. (Yedi yer kavramı-Talâk; 12)

Kur'an âyetlerinin lafzi ve zahiri anlamlarına göre Dünya Allah tarafından dümdüz yaratılmış ve Evren'in de Dünya merkezli (yer üstü evren modeli) olarak tanımlandığı düşünülmektedir. Kur'an âyetlerinde yeryüzü insanlar için dümdüz bir döşek hâline getirilmiş (Nâziât Suresi 30), gökler (evren, sema) Dünya üzerinde 7 kat olarak düzenlenmiş, yıldızlar gök lambaları olarak Dünya üzerine (Mülk Suresi: 5) yerleştirilmişlerdir. Kur'an anlatımında Allah Gökte Arş üzerinde oturarak Yaratılış Kitabında da ifade edildiği gibi 6 günde yarattığı Yer ve Gök'ten ibaret olan evreni idare eder. Bu evren içerisinde melekler, ifritler, cinler, şeytanlar gibi mitolojik yaratıklar bulunur. Yıldızlar (s:Mülk Suresi: 5) zaman zaman haber çalmak için göğe yükselen şeytanları kovmak için fırlatılan taşlar olarak kullanılır.
Ayrıca Kur'an ayetlerinin kozmolojik yorumları konusunda İslam düşünce tarihinde tek bir zahiri okuma yapılmamıştır. Klasik dönem İslam müfessir ve kelamcıları (Örn. İbn Hazm, Fahruddin er-Razi, Kadızade-i Rumi), astronomi ve coğrafya verilerini ayetlerin tefsirinde aktif olarak kullanmışlardır. İbn Hazm (ö. 1064) El-Fasl adlı eserinde İslam alimlerinin Dünya'nın küreselliği konusunda icma (görüş birliği) içinde olduklarını belirtmiştir. Er-Razi (ö. 1209) ise Kur'an'daki 'yeryüzünün yayıldığı' ifadelerinin, Dünya'nın devasa boyutundan ötürü insan gözü için düz bir sathı temsil ettiğini, bunun küre olma gerçeğiyle çelişmediğini vurgulamıştır. Çağdaş dilbilimsel çalışmalarda ise Kur'an kozmolojisindeki 'yedi gök' (seb'a semavat) gibi kavramların antik astronomideki gezegen sayılarından ziyade, Semitik dillerdeki 'çokluk ve katmanlılık' bildiren metaforik dil yapısıyla ilişkili olduğu kabul edilmektedir.

Geleneksel anlayışta Kur'an, abdest alınarak tutulur. Buna dayanak olarak Vâkıa Suresi'nin 79. âyeti ("Ona ancak tertemiz olanlar (melekler) dokunabilir.") gösterilir. Kur'an'ın bütün metnini ezberleyen kişiye hâfız denir. Kur'an'ı düzgün bir sesle okumaya tilâvet denir.
Müslümanlar, günlük ibadet olan namazı kılabilmek için Kur'an'dan en azından birkaç âyeti ezbere bilmek zorundadırlar: "...Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun, salâtı ikâme edin (namazı kılın)..." (Müzzemmil: 20)
9. yüzyılda İslam itikadî mezhepleri arasında Kur'an'ın ezeli ve ebedi olup olmadığı, bir diğer ifade ile yaratılmışlardan olup olmadığı konusu üzerinde büyük tartışmalar yaşanmıştır. Bazıları Kur'an'ın Allah ile birlikte ezeli olarak var olduğu, dolayısıyla "yaratılmadığı" görüşünü benimsemişler, akılcılığı ön plana çıkaran Mu'tezile mezhebi ise Kur'an'ın yaratılmış olduğu görüşünü benimsemiştir. Sûfîlere göre bu tartışma yapay ve yanlıştır.
Müslümanlar, Kur'an'ın yanında İncil, Tevrat ve Zebur'a Allah tarafından insanlara, onları tevhide çağıran kutsal kitaplar olarak inanırlar. Bunun yanında, diğer üç kitabın sonradan tahrif edildiğine, son kutsal kitap olan Kur'an'ın ise kıyamete kadar Allah tarafından korunacağına da inanırlar. Bu konuyla ilgili olarak Hicr Suresi'nin 9. âyetinde "Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz." denmektedir. Ayrıca Kur'an'ın, İslam'da ilk peygamber olduğuna inanılan Âdem'den itibaren gönderilen ilahi metinlerin tamamlayıcısı olduğuna inanılır.
İslamî tasavvufta olduğu kadar cihatçı anlayışta da –pagan kültüre karşı bir saldırı aracı olarak– sıkça tekrarlanan bir Kur'an önermesi olarak tevhid, tarihsel olarak politeizm zemininde gelişir. Mevcut tarihsel verilerin sonuç çıkarmamıza izin verdiği ölçüde, Mısır kralı Akhenaton'un tek tanrıcı güneş ibadeti (Aten dini), katı ve açık monoteizmin (MÖ 14. yüzyıl ortaları) ilk tarihsel ifadesi olarak kabul edilebilir. İsrail toplumunda ise Yehova, bütün tanrıların en büyüğü olarak öne çıktı.
İslamî terminolojide "şirk" (Allah'a ortak koşmak) olarak nitelenen pagan kültürüne karşı Kur'an'ın tutumu ise şöyle özetleniyor: İslam öncesi Araplar ağaçlar, kuyular ve dağlara ilişkin kıssa ve mitolojiler kurgulamış; Safâ, Merve, Ebû Kubeys, A'râfat, Mina ve Müzdelife'de bulunan kaya ve dağlara ilişkin kültler oluşturmuşlardır. Kur'an, bir kısım tapınmaları kaldırmasına rağmen kökleşmiş Arap mukaddesatıyla çatışmamış, bazı ritüelleri devam ettirmiştir. Bu durum bazı İslamî yorumcular tarafından "tedricilik" olarak değerlendirilir.
Birincil kaynak olarak Kur'an'a dayandırılan şeriat kanunları; kadın-erkek ilişkileri, savaş, evlilik, boşanma, miras paylaşımı, şahitlik gibi birçok konuda konulan kurallar ile yüzyıllar boyunca Müslüman toplumları ve sosyal hayatı düzenleyici etkiler yapmıştır. Klasik şeriat uygulamaları, farz sayılan ibadetlerin terkini dinden çıkma saydığı ve onlara için ölüme varan şiddetli cezalar verdiği hâlde, insan hakları kavramının gelişmesi ile İslam ülkelerinde ibadetlerin ceza veya mükâfatının uhrevi olarak değerlendirildiği daha seküler veya kısmi şeriat uygulamaları ön plana çıkmaktadır. Klasik şeriat uygulamalarından bir kısmı insan haklarına ciddi ihlaller içermektedir. Mehmet Görmez şer'i ve meşru' kavramlarında bir ayrıma gidiyor ve şeriatın kaynaklarına (nass) dayanan (şer'i) her hükmün meşru' (kelime olarak yasal; O bunu adalet ilkesine uygunluk gereği ile açıklıyor) kabul edilemeyeceğini ifade ediyor.
Kur'an'a göre başlıca suçlar ve cezalandırma şekilleri şunlardır:

Kısas, aşirete dayalı olan Arap toplum düzeninde kan davaları veya savaşların önlenmesi için kullanılan bir çözümleme aracıydı. Kısas toplumsal denklik üzerinden yürütülür, öldürülen kişinin kadın–erkek, köle–hür, seçkin–sıradan olması göz önüne alınarak katilin aşiretinden öldürülene denk birisi infaz edilirdi. Örneğin köleye karşılık ancak bir köle, kadına karşılık bir kadın öldürülebilirdi. Eski toplumlarda suçun şahsiliği ilkesi bulunmamakta, çoğu zaman müessir fiilin kasten yapılmış bir eylem olup olmadığı da göz ardı edilerek, bir bakıma bir cinayet, karşı cinayet işlenerek cezalandırılırdı.
Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın... Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır. (Bakara: 178)
İlgili âyette geçen "kadına kadın" ifadesinin neshedilmesi ve âyette geçmediği hâlde Müslüman birisinin Müslüman olmayan bir kişiyi öldürdüğünde kısas uygulanıp uygulanmayacağı konuları tartışmalıdır. Şeriat yasalarına göre köle bir insan hür bir insanı öldürdüğünde kısas yapılır, ancak hür bir insan bir köleyi öldürdüğünde kısas yapılamaz. Hanefîlere göre bir köleyi öldüren hür kimse de kısas ile öldürülür. Diğer mezhepler, hürlerin köleler karşısında kısas edilmeyeceği görüşündedir. Yaralamalarda Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre hür kişi köle mukabilinde kısas olunmaz.
Türk ilâhiyatçı Abdülaziz Bayındır'a göre, yukarıdaki ilgili âyetle Tevrat hükümlerinden olan "dişe diş, göze göz, kulağa kulak, buruna burun ve yaralamalarda misliyle karşılık verme" gibi kısas hükümleri kaldırılmıştır.

İslam'da ve Kur'an'da kadının yeri konusunda Müslümanlar arasında birbirinin tam aksi iki farklı eğilim görülmektedir. Bunlardan ilki, İslam'ı kadını en yüksek mertebeye oturttuğu, kadınlara bütün haklarını verdiği şeklinde iken; diğeri ise Kur'an'ı ataerkil Arap toplumunun önyargılarını yansıtan, kadınları ikinci sınıf bir konuma hapseden bir metin olarak algılayanların tutumudur. Müslüman kadınların (Arapça: مسلمات, Müslimat – tekil: مسلمة, Müslime) deneyimleri farklı toplumlarda ve aynı toplum içinde büyük farklılıklar gösterir. Ortak yönleri ise, hayatlarını değişen derecelerde etkileyen, aralarındaki geniş kültürel, sosyal ve ekonomik farklılıklar arasında köprü kurmaya hizmet edebilecek ortak bir kimlik veren İslam dinine bağlılıklarıdır.
İslam toplumlarında kadının gerek aile hayatında, gerekse siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik alanlardaki konumunu bir taraftan dinî kurallar, diğer taraftan ise sosyal ve siyasi çevre, etnik yapı ve İslam öncesinden gelen kültür mirası belirlemiştir. Bu sebeple İslam dünyasında kadının konumu her dönemde değişmiştir. Hatta aynı bölgede ve aynı zaman diliminde yaşayan kadınlar arasında bile şehirde veya kırsal kesimlerde bulunmalarına göre farklılıklar olmuştur. Ayrıca şeriat hukukunda erkeklerde olduğu gibi esire veya cariye kadınların giyim kuralları, dinî ve toplumsal hakları ve sorumlulukları hür kadınlardan tamamen farklıdır.
Çok eşlilik: Kur'an'da erkek evliliği ile ilgili ucu açık ifadenin (Nisâ: 3) klasik Sünni anlayışında hadis rivayetleri kullanılarak sınırlandırılmasıyla erkeklerin en fazla dört hür kadınla aynı anda evli olabileceğine karar verilir ve evlilik sayısı için üst limit belirlenir. Klasik fıkıh mezheplerinin tamamında hür bir erkeğin aynı anda evli kalabileceği kadın sayısı üst sınırı dört olarak kabul edilmiştir.
Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan cariye ile yetinin; bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. (Nisâ Suresi: 3)
Savaş esiri olarak kadın: Savaşlarda esir alınan kadınların durumu insan hakları açısından kritik bir meseledir. Geleneksel Kur'an yorumlarına göre bu kadınlar alınıp satılan cariyeler ile eşit ve ganimet olarak mülk edinilmiş kadınlardır. Bu kadınların başkaları ile nikâhlı olup olmadıkları göz önüne alınmaz ve diğer mülk edinilen kadınlar gibi, hak sahipleri (savaşçılar veya bunları satın alanlar) tarafından bedenleri üzerinde -rızaları alınmadan- cinsel tasarruflarda bulunulabilir. Bazı ilâhiyat uzmanları ise, esirleri köle veya cariye yapmanın ve cariyelerin cinselliğinden nikâhsız olarak yararlanmanın Kur'an'a aykırı olduğunu, bu konudaki âyetler açık olmasına rağmen anlam kayması yapılarak bir algı oluşturulduğunu, esirlerin köleleştirilebileceği ve cariyelerin cinselliğinden yararlanılabileceği anlayışının Ehl-i Sünnet ve Şia bütün mezheplerin ortak görüşü hâline getirildiğini belirtmektedirler.

Kadın giyimi: Kur'an'da kadın giyimi ile ilgili emir kipi ile ifade edilen cümlelerde kadın giyimi ile ilgili net bir çerçeve çizilmemesi, İslam'da kadın giyiminin yüzyıllar boyunca tartışılan, bir uçta sadece avret olarak tanımlanan edep yerlerinin (cinsel organlarını) örtülmesini yeterli gören, diğer uçta kadının el ve yüzler dahil bütün bedeninin örtülmesini zorlayan anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Başörtüsü, İslam öncesi Arabistan'da da kullanılmaktaydı. Bunu, hem erkekler hem de kadınlar, aşırı sıcak ve soğuk havalardan korunmak için kullanmaktaydılar. İslam peygamberi Muhammed'in peygamberliğinin 12 yıllık Mekke döneminde ise tesettür, bir İslamî emir değildi. Ancak Medine döneminde, rivayete göre geceleri tuvalet ihtiyacını gidermek için açık alana çıkan kadınların birtakım münafıklar tarafından rahatsız edilmeleri nedeniyle, kadınların artık rahatsız edilmemek için onların giyimlerini belirten Nûr Suresi'nin 31. âyeti indi. Münafık kimseler, kadınların cariye mi yoksa hür mü olduğunu ayıramıyorlardı ve kadınları rahatsız eden bu kişiler örtülü kadınlara yaklaşmıyorken diğerlerini ise taciz ediyorlardı.
Kur'an metninde kadının toplumsal, hukuki ve dini statüsü, çağdaş Kur'an araştırmalarında, İslam feminizminde ve şarkiyatçılıkta (fazlasıyla ele alınan) en merkezi konulardan biridir. Kur'an'ın kadına yönelik hitabı ve getirdiği düzenlemeler, ana akım akademide (örneğin Fazlur Rahman, Asma Barlas ve Ali Amir) Geç Antik Çağ Hicaz toplumunun katı ataerkil yapısına karşı radikal bir hukuki ve sosyal ıslahat (reform) olarak değerlendirilir. Kur'an; kız çocuklarının canlı gömülmesini yasaklamış, kadına bağımsız bir hukuki kişilik tanımış, mülkiyet ve miras hakkı vermiş ve evlilikte mehri kadının doğrudan kendi hakkı olarak belirlemiştir. Kur'an'da çok eşliliğe değinen Nisâ Suresi 3. ayeti, çağdaş tarihselci ve sosyolojik okumalarda (Amina Wadud, tarihsel bağlam analizi) Uhud Savaşı sonrası yetimlerin ve dul kadınların toplumsal olarak korunması amacıyla getirilmiş sınırlayıcı bir kural olarak ele alınır. Klasik fıkıh mezheplerinin tamamı bu ayete ve ilgili sünnete dayanarak hür bir erkeğin aynı anda en fazla dört kadınla evlenebileceğine hükmetmiş, adaletin sağlanamayacağı endişesi durumunda ise tek eşliliği (monogami) kesin bir tavsiye olarak sunmuştur. Kur'an'da kadın giyimiyle ilgili temel çerçeve Nûr Suresi 31 ve Ahzâb Suresi 59. ayetlerde ele alınmaktadır. Erken İslam paleografisi ve sosyolojisi araştırmaları, bu ayetlerin dönemin Hicaz toplumundaki hür kadınlar ile cariyelerin sosyal statülerini ayırt etmek ve kadınların kamusal alanda taciz edilmesini önlemek amacıyla indiğini belirtir. Yüzyıllar boyunca bu ayetlerin lafzi yorumları, coğrafi ve kültürel çeşitliliğe bağlı olarak sadece edep yerlerinin örtülmesini yeterli gören yaklaşımlardan, yüz ve eller dahil tüm bedenin örtülmesini (çarşaf, peçe vb.) zorunlu kılan fıkhi içtihatlara kadar çok geniş bir yelpazede çeşitlilik göstermiştir. Modern dönemde tesettür uygulaması; hem dini bir kimlik ve bireysel özgürlük sembolü olarak hem de bazı otokratik rejimlerde kamusal bir zorunluluk ve toplumsal baskı aracı olarak sosyolojik araştırmalara konu olmaktadır.

Kur'an metninin erken dönem el yazmaları ve korunma geçmişi, modern metin eleştirisi (textual criticism) ve paleografi çalışmalarının en önemli konularından biridir. 2015 yılında Birmingham Üniversitesi kütüphanesinde bulunan ve Hicazî hatla yazılmış Kur'an parşömenleri üzerinde yapılan radyokarbon testleri, bu parşömenlerin %95,4 olasılıkla 568–645 yılları arasına ait olduğunu ortaya koymuştur. Metnin günümüz Kur'anı ile tamamen uyumlu olduğu bulgular arasında olup bu tarihlendirme, metnin Muhammed'in yaşadığı döneme veya hemen sonrasına ait olduğunu göstermesi bakımından ana akım akademide Kur'an metninin erken dönemde sabitlendiği tezini güçlendirmiştir.
1972 yılında Yemen'deki San'a Ulu Camii'nde bulunan San'a el yazmaları (Sana'a palimpsest), metin tarihi açısından en çok incelenen buluntulardandır. İlk dönem araştırmacılarından Gerd R. Puin, bu metinlerdeki nadir imla stilleri ve sıra dışı sure dizilimlerine dayanarak Kur'an'ın erken dönemde "gelişen bir metin" olabileceğini öne sürmüştür. Ancak daha sonra el yazmasının alt ve üst katmanlarını (palimpsest) bilgisayar teknolojileriyle detaylı inceleyen Behnam Sadeghi, Mohsen Goudarzi ve Asma Hilali gibi çağdaş araştırmacılar, alt metindeki varyasyonların resmi Osman mushafı öncesi sahabe mushaflarına (örneğin İbn Mes'ud veya Übeyy b. Ka'b nüshalarına) ait varyantlar veya kâtip eğitimi sırasındaki alıştırma metinleri olduğunu, üst katmanın ise standart Kur'an metniyle tamamen örtüştüğünü ortaya koymuşlardır.
Günümüz Kur'an araştırmalarında (François Déroche, Nicolai Sinai), erken dönem yazmalarındaki küçük imla (ortografi) ve kıraat (okuyuş) farklılıklarının, Kur'an'ın ana metin ve anlam bütünlüğünü değiştiren radikal bir tahrifata işaret etmediği, aksine erken İslam dönemindeki zengin sözlü ve yazılı aktarım kültürünü yansıttığı genel kabul görmektedir.
Mukattaa ve 19 sistemi, güncel Kur'an metinleri üzerinde yapılan bir çalışmayla Kur'an metninin 19 sayısının tam katları üzerine tasarlandığını ve bu sistemin kanıtlaması üzerinden Kur'an metninin değişikliklerden korunarak günümüze kadar korunduğunu savunan bir tezdir. Bu sayı sisteminin dayanağı olarak Müddessir Suresi'nin 30. âyeti gösterilir. Tezin savunucuları, 14 asırdır anlamları anlaşılmayan başlangıç harf setlerinin de bu sistem yoluyla açıklandığına inandılar.
Orada on dokuz görevli vardır. (Müddessir Suresi: 30)
1974'te Mısırlı biyokimyacı ve bilgisayar uzmanı Reşad Halife tarafından yayımlanan teze göre Besmele 19 harften oluşmaktadır ve Kur'an'daki sure sayısı 19'un 6 ile çarpımına (114) eşittir. Mukattaa harflerinin, başlarında yer aldığı surelerde 19'un katları şeklinde tekrarlandığı ve Kur'an'da matematiksel bir mucize örgüsü bulunduğu ifadeleri inanç gruplarınca da sıklıkla vurgulandı. Bu tez ile yapılan çıkarımlar üzerine bazı tenkitler de mevcuttur. Bir eleştiriye göre, Müddessir Suresi'nin 30. âyetinde cehennem meleklerinin sayısının 19 olduğundan ve bu bilginin kendilerine kitap verilmiş olan toplumlar tarafından da yakından bilinebileceğinden bahsedildiği şeklindeki eleştiridir. Ayrıca, bu sayıyla alakalı istenirse her kitapta benzer özellikler bulunabileceğine dair eleştiriler de vardır.
Tez yayımlandığı yıllarda İslam dünyasında büyük ilgi görse de, 1985'te Reşad, bu sisteme uymadığı gerekçesiyle Tevbe Suresi'nin, günümüz mushaflarının hemen hepsinde âyet olarak yazılan "128 ve 129" sıralı cümlelerinin âyet olmadığını, kitabın yazımından sonra insanlar tarafından eklendiğini iddia etti. Bu iddiası İslam dünyasında büyük tepki çekti ve Reşad'ın Hicr Suresi'nin 9. âyetini inkâr ettiği ileri sürülerek gelenekçi Müslümanlar tarafından büyük oranda reddedildi. Reşad'ın 1988'de kendisini matematiksel bir mucize ile desteklenmiş bir elçi olduğunu ilan etmesi tepkileri artırdı.
Lüxenberg,[kim?] Kur'an dilinin %10 kadar bir bölümünün Arami-Süryani dili üzerinden anlaşılabileceğini ileri sürmektedir.[kaynak belirtilmeli] Din, mitoloji ve etimoloji hakkındaki çalışma ve araştırmalarını yayımlayan İlyas Özkan, cümleleri kısaltma geleneği üzerinde durmakta ve mukattaa harflerinden E, L, M; E, L, R veya E, L, M, R gibi harflerin Süryani kiliselerinde ilahi olarak okunan Mezmurlar Kitabının (Zebûr) başlangıç cümlesi olarak kullanılan "Güçlü olan Tanrı konuşuyor" gibi standart deyimlerin kısaltmaları, Yâsîn Suresi'nin başında yer alan "Yâ Sîn"in ise değişik zamanlarda geçirdiği dönüşümlerle İsa'ya dönüşen Yeşua (Y'şua, Yasû) olduğunu ifade etmektedir. (Ayrıca bakınız: Kur'an'ın Arami-Süryani dilinde okunması)
Müslümanlar arasında Kur'an'ın harf, kelime sayıları, anlatım özellikleri, gelecekten ve bilimsel keşiflerden haber verme gibi değişik alanlarda mucize örnekleri sergilediğine ve Kur'an'ın bu sebeplerle taklit edilemeyecek bir kitap olduğuna inanılır. Orijinal ismiyle Îcâzü'l-Kur'an, İslam peygamberi Muhammed'in ümmî olduğu inancıyla birlikte Kur'an'ın söz söyleme sanatı, gelecekten haber verme, yazılım zamanındaki bilimsel seviyenin çok ilerisinde bilimsel temellere dayalı alegorik anlatımlar ve ifadeler içerdiği inancıyla ileriki zamanlardaki gelişmelerin bu ifadeleri doğruladığı, dolayısıyla Kur'an'ın taklit edilemez ve insanüstü bir kaynaktan geldiği inancı ve iddialarına verilen isimdir. İslam inancına göre eski peygamberlere verilen mucize gösterme yetkisi Muhammed'e gelince, bu, mucize kitap şeklinde ortaya çıkar. Îcâzü'l-Kur'an, Kur'an'ı dil, anlatımda estetik, bilim tarafından daha sonraları bulunan ve açıklanan konuların Kur'an tarafından hiç kimsenin bilmediği bir dönemde ortaya konulmuş olduğu gibi konuları araştırır, mucize oluş iddialarını ve bunun dayanaklarını inceler.
Fransız Müslüman hekim Maurice Bucaille (Moris Bükey) tarafından yazılan The Bible, the Quran and Science (Kutsal Kitap, Kur'an ve Bilim) adlı kitap, modern bilimi dinle, özellikle de İslam ile ilişkilendirmeye çalışan Bucailleizm adlı bir akımın doğmasına neden oldu. Kitabın yayımlanmasından beri bu akımın destekçileri, Kur'an'ın yüzyıllar sonra keşfedilen bilimsel gerçekleri "mucize" olarak önceden haber verdiği ve dolayısıyla ilahi kaynaklı olduğu inancını yaymaya başladılar. "Kur'an ve bilim" konusu daha sonraları başkaları tarafından da ele alındı ve bazı kişiler tarafından "sahte bilim listelerine" dahil edildi. Karşıt görüşte olanlar, bilimin çarpıtılarak verilmesi veya âyetlerin çarpıtma, bağlamından kopartma ve ek ifadelerle yeni anlamlar kazandırma şekillerinde verildiğini söylemektedirler.
Bâtıniyye anlayışa göre Kur'an âyetlerinin avam ve havasa yönelik gizli anlam tabakaları, işaretleri ve bağlantıları bulunmaktadır. Bu bağlantıların açığa çıkartılması için ebced hesabı kullanılarak Arap alfabesindeki her harfe sayısal bir değer atanır ve böylece yazılar sayısallaştırılır. Bu yaklaşımlarda ebced, Arap yazısı ve Kur'an tarihinin ortaya koyduğu kronolojik yazım düzeni gibi düzenleme ve yazım şekilleri atlanarak günümüz metinlerine uygulanır, âyetlerden yeni anlamlar ve çıkarımlar elde edilir. Bazı çevrelerde tevafuklu Kur'an nüshalarından da Kur'an'ın mucizelerinden biri olarak bahsedilir.
Ebced hesabına göre harflerin sırası ve değerleri şöyledir:
| Elif ا | 1 | Hâ ح | 8 | Sîn س | 60 | Tâ ت | 400 |
| Bâ ب | 2 | Tâ ط | 9 | Ayn ع | 70 | Sâ ث | 500 |
| Cîm ج | 3 | Yâ ي | 10 | Fâ ف | 80 | Hâ خ | 600 |
| Dâl د | 4 | Kâf ك | 20 | Sâd ص | 90 | Zâl ذ | 700 |
| Hâ ه | 5 | Lâm ل | 30 | Kāf ق | 100 | Dâd ض | 800 |
| Vâv و | 6 | Mîm م | 40 | Râ ر | 200 | Zâ ظ | 900 |
| Ze ز | 7 | Nûn ن | 50 | Şîn ش | 300 | Gayn غ | 1000 |
Örneğin, Arapçada demiri ifade eden "Hadîd" kelimesinin ebced hesabıyla değeri 26'dır. 26, demirin atom numarasıdır. Ayrıca belirlilik ekiyle birlikte (El-Hadîd) kelimenin ebced karşılığı 57'dir. Bu da demirin durağan izotoplarından birinin kütle numarasıdır. Kur'an'da demirin gökten indirilmesinden bahseden sure olan Hadîd Suresi, Kur'an'ın 57. suresidir. Başka bir örnekte ise bazı araştırmacılar, Kamer Suresi'nin 1. âyetinde geçen ve "Ay yarıldı" olarak çevrilen cümlenin aslında "Ay'ın toprağı yarıldı" anlamına da geldiğini ve bu âyetten Kur'an'ın sonuna kadar 1389 âyet olduğunu, hicrî takvimde 1389'un Ay'a ayak basılan 1969 yılına tekamül ettiğini belirterek bu cümlenin aslında Apollo 11'in 1969 yılındaki Ay görevine gönderme yaptığını iddia etmişlerdir. "Saat yaklaştı ve Ay yarıldı" şeklinde olan ilgili âyet, 54. surenin 1. âyetidir (54:01). 54:01 sayısının da Apollo 11 misyonunda Ay'a inen Eagle (Kartal) adlı aracın Ay'dan ayrıldığı zaman olan 54. dakika ve 1. saniyeyi göstermekte olduğunu iddia edenler de vardır.
İddialara göre Kur'an'da geçen bazı sözcüklerin buna benzer anlamlı tekrarları bulunmaktadır.[kaynak güvenilir mi?] Said Nûrsi de Risâle-i Nûr'un kendisine yazdırıldığı ifadelerinin yanında 33 Kur'an âyetinin ebced yoluyla Risâle-i Nûrlara işaret ettiğini iddia etmiştir. Bu iddialara karşı çıkan çalışmalar ve eleştiriler de yayımlanmıştır.
Yazılı kaynakların yanında bir kısmı sadece Arap söylence kültüründe yer alan çok sayıda konu ve kahraman Kur'an diliyle kısaca işlenir, küçük atıflarda bulunulur. Yusuf ile Züleyha, İsa, Musa ve Zülkarneyn hikâyeleri ise daha ayrıntılı ve uzun hikâyelerdir. Yaratılış ve Tufan hikâyeleri, İbrahim'in Nemrud ile Mücâdilesi ve kurban hikâyesi, diğer İbrani peygamberlerin hikâyeleri, İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışı gibi Yahudi inancı ve tarihiyle ilgili anlatımlar Kur'an'da geniş yer kaplamaktadır. Ayrıca Fîl hikâyesi, Sâlih'in deve hikâyesi, zenginliğiyle efsane olan ve övünen Kârûn, ölüme çare bulan Lokmân, Ye'cûc ve Me'cûc'e karşı kıyamete kadar kalacak bir set inşa eden Zülkarneyn isimli bir kahraman (Zülkarneyn, "iki boynuzu olan kişi" anlamına gelmektedir), 309 yıl uyuyup uyanan 7 kişi (Ashâb-ı Kehf), insanlara ek olarak ifritler, cinler ve doğaya hükmeden kral-peygamber Süleyman hikâyesi, Akdeniz'de gemiden atılan ve bir balık tarafından yutularak günler sonra Ninova'da bir kıyıya fırlatılan ve bu mucizeye şahitlik eden 100 bin kişinin hidâyete kavuşup kurtulduğu Yunus hikâyesi, Musa'nın firavunun askerlerinden kaçarken denizi yarması gibi mucizevi ve doğaüstü hikâyelere değişik Kur'an bölümlerinde sıkça rastlanmaktadır. Müslümanlar, Kur'an'ın "Allah" tarafından aslen bir ümmî olduğuna inandıkları Muhammed'e gönderildiğine inanırlar ve O'nun diğer kaynaklardan alıntılar yapılarak yazılma olasılığını reddederler. Bu durumu, Allah'ın Muhammed'den önceki peygamberlerin ve şahısların hikâyesini zaten bildiği ve bu konuları diğerlerinden farklı bir üslupla tekrar işlediği inancıyla açıklarlar.
Halk efsanelerine göre Lokmân, ölümsüzlük iksirini bulan kişidir. Lokmân Suresi'nde ise O, oğluna olan öğütleri ile yer alır. "Lokmân Hekim" olarak da bilinen bu şahsın kimliği ile ilgili tefsir kitaplarında birbirlerinden farklı kimlik ve soy bilgilerine yer verilir. İslamî düşünür Muhammed Esed'e göre, Lokmân tıpkı Hızır gibi kurgusal bir kişiliktir ve prototip bir derlemedir. Lokmân'ın oğluna verdiği öğütler ile Süryani edebiyatından, Ninova'da başvezir olan Ahikar'ın oğluna veya yeğenine olan öğütleri arasında paralellikler olduğu üzerinde durulmaktadır.
Paganizm dönemi tanrı ve tanrıçaları kendi aralarında evlenirler, çocuk yaparlar, ancak bu tanrıçaların bâkirelikleri devam ederdi. İsa'dan öncesine ait onlarca bâkire tanrıca ve bunlardan doğan tanrıların hikâyeleri, apokrif çocukluk incilleri ile Meryem üzerinden Hristiyanlığa aktarıldı. İsa'nın annesi Meryem'in hikâyesi Meryem Suresi'nde kendisine yer bulmuştur. Belirttiği mucizevi olaylar bakımından Kehf Auresi ile arasında ilişki bulunan Meryem Suresi, Hristiyanlığın temel ilkelerinden bahseden ilk Mekkî suredir. Surenin ilk âyetlerinde Zekeriyyâ Peygamber'in Allah'a yalvarması ve oğlu Yahyâ'nın dünyaya gelişi anlatılır. Daha sonra Meryem'in İsa'yı dünyaya getirmesinden bahsedilir.
Zülkarneyn, Kehf Suresi'nin 83–98. âyetlerinde bahsedilen, doğuya ve batıya seyahat eden ve bir topluluk ile Ye'cûc ve Me'cûc arasına set çeken kimse olarak sunulur. Kur'an, başka yerlerde Ye'cüc ve Me'cüc'ün bariyerin arkasından çıkışını dünyanın sonu, bazı yazarlar ise onların bir gece ansızın Allah tarafından helak edilmelerini kıyametin başlangıcı olarak sunmaktadır. Zülkarneyn kelimesi Arapçadır (ذُو ٱلْقَرْنَيْن). Zü, (e)l ve karneyn kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Zü, ''sahip ve mâlik'' demektir. Karn ise ''boynuz, perçem, tepe, zaman, güneş'' anlamlarına gelir. Karneyn sözcüğü, karn'ın tesniyesi, yani iki tanesi demektir. Buna göre Zülkarneyn kelimesi, "iki boynuz sahibi" şeklinde tercüme edilir.
Kur'an'da tanımıyla efsanevî bir komutan veya kral olduğu anlaşılan Zülkarneyn'in demir işlemeyi bildiği göz önüne alındığında, Demir Çağı'ndan sonra yaşadığı anlaşılır. İslamî kaynaklarda yer alan farklı açıklamalara göre, "Kehf Suresi'nin 83–98. âyetlerinde" konu edilen bu şahsın doğuya ve batıya askerî seferler düzenleyip büyük Fethler yaptığı, insanları tevhid inancına çağırdığı, başında boynuza benzeyen iki çıkıntının yer aldığı, tacının üstünde bakırdan iki boynuz olduğu, saçlarının iki örgülü olduğu, hem anne hem baba soyunun asil olduğu, İran ve Yunan asıllı iki soydan geldiği, büyük cesaretli olduğu, kendisine büyük bir ilim verildiği ve bunlardan dolayı Zülkarneyn lakabıyla anıldığı belirtilir.
İlk Müslüman yorumcular ve tarihçiler, Zülkarneyn'i Güney Arabistan'daki Himyar kralı el-Sa'b bin Zī Marashid, özellikle de Makedon kralı İskender olarak tanımladılar. Sınırları doğuda ve batıda olabilecek en geniş noktalara ulaşan bir devlet veya hükümranlığın başını temsil edişi, başarılarının büyüklüğünün kendisini Tanrı'nın desteklediği efsanesinin yerleşmesine yol açışı ve başında savaşlarda kullandığı çift boynuzlu miğfere ithafen Zülkarneyn (çift boynuzlu) ifadesinin kullanılıyor oluşu, Zülkarneyn'in Makedon kralı İskender ile uyumlu gözükmesine ve Kur'an yorumcularının çoğunun Zülkarneyn'in İskender olduğu sonucuna ulaşmasına sebep olmuştur. Zülkarneyn'in demir kitleleri ile inşa ettiği "Zülkarneyn Seddi" de, İskender'in Kafkas dağlarında inşa ettiği "İskender Kapısı" ile örtüşmektedir. Bazı modern akademisyenler ise Zülkarneyn'in kimliğinin Antik Pers kralı ve Ahameniş İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Kiros ile daha uyumlu olduğunu düşünmektedirler. Türk ilahiyatçı ve tefsirci Mustafa Öztürk, Zülkarneyn'in büyük olasılıkla Büyük Kiros olduğunu belirtmiştir.
Evrensel tufan hikâyesi günümüz bilimsel ve jeolojik verilerine uymamakta, dinî mantık açısından da kendilerine peygamber gönderilmeyen diğer toplumların da aynı felaketle yok ediliyor oluşu gibi sorunlar ortaya çıkarmakta, yeni yorumlar Kur'an'ın tufan olayını yerel bir afet olarak ele aldığı yaklaşımı üzerinden yapılmaktadır. Tufanın gerçekleştiği bölge için de genellikle Mezopotamya işaret edilmektedir. Ancak bu yaklaşımlar, yerel bir afet için büyük bir gemi inşa edilmesi ve bu gemiye az sayıda inanan insan ve hayvanlardan çifter çifter bindirilmesi, sonrasında da Nuh'un insanlığın ikinci babası kabul edilmesi gibi anlatımlarla uyuşmamaktadır. Dinler tarihi profesörü ilahiyatçı Ömer Faruk Harman, Nuh'un sadece kendi kavminden iman etmeyenleri cezalandırmak için geldiğini, tufanın da sadece Nuh'un yaşadığı bölgeye özgü olduğu ve gemiye alınan hayvanların da Nuh'un kendi çiftliğindeki evcil hayvanlar olduğu görüşünün benimsendiğini aktarmıştır. Bazı ilahiyatçılar ise olaya tarafsız davranmaktadır.
Mısır'dan çıkış, İsrailoğulları'nın geleneksel bir hikâyesidir. Hikâyeye göre Firavun ile tartışan Musa, ondan köle olarak çalışan İsrailoğullarını bırakmasını, yoksa Yehova'nın Mısırlıları On Bela ile cezalandıracağını söyler. Firavun 10. bela gelinceye kadar Mısırlıları bırakmaz. Sonuncu bela geldiğinde onların gitmesine izin verir, ancak daha sonra fikir değiştirerek ordularıyla peşlerine düşer ve Kızıldeniz kenarında onlara yetişir. Bu sırada Musa, sopası ile denize vurur ve açılan suyolundan Musa, Harun ve Benî İsrail geçer. İsrail halkını takip eden Firavun ise orduları ile birlikte açılan denizin aniden kapanması sonucu boğulur. Kur'an'da Musa'ya dair verilen bilgiler büyük ölçüde Tevrat'la paraleldir, ancak çelişen bilgiler de bulunmaktadır. Konuyla ilgili İslamî kaynaklarda yer alan bilgilerin çoğu Yahudi literatüründe de bulunmaktadır. Kur'an'da Musa'nın hangi denizi yardığı açıkça belirtilmez, ancak Müslümanlar arasında da söz konusu denizin "Kızıldeniz" olduğu inancı vardır. Bakara, A'râf, Şuarâ, Kasas gibi surelerde Musa ve kavminden sıkça söz edilmektedir.
Yeni araştırmalar, olayların "farklı zaman dilimlerinde meydana gelen doğal afetlerin toplumsal hafızada birleştirilerek yorumlanması" olarak açıklanabileceği yönündedir. Buna göre çıkış durakları içerisinde yer alan Kızıldeniz, Tanah'ta Sazlık Suyu (Reed Sea, Yam Suph) olarak kaydedilmiş, daha sonraki yazımlarda bu kelime Red Sea (Kızıldeniz) olarak yazılmış ve böylece Kızıldeniz, Çıkış hikâyesinin bir parçası olmuştur. Buna göre Mısır duvar resimlerinde de görülen Firavun ve askerlerinin boğulması olayı ise tamamen farklı bir zaman diliminde meydana gelmiştir: y. MÖ 1600'da gerçekleşen Santorini Yanardağı patlamasında, Akdeniz çanağında meydana gelen tsunami felaketinde Nil Deltası sular altına kaldı. Buna karşı Suph'un İbranice kökenli suphah (fırtına) veya soph (son) sözcükleri ile ilişkili olabileceği, Yam Suph'un ise sazlık denizi (suyu) olmadığı ve Kızıldeniz geçişinin kendisine atıfta bulunduğu öne sürülmüştür. Çıkış hikâyesini savunanlar, günümüzde Hollanda Ulusal Müzesi Eserleri'nde bulunan ve MÖ 1991 – 1803 arasına tarihlendirilen Ipuwer Papirüsü'nde yazanların On Bela'nın yaşandığı vakit alınan kayıtlar olabileceğini yorumlamışlardır. Çıkış hikâyesi de Kur'an'da kendisine genişçe yer bulmuş hikâyelerdendir. (Şuarâ: 52–68, Bakara: 50)
İki topluluk birbirini görünce Musa'nın arkadaşları, "Eyvah yakalandık" dediler. Musa, "Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir" dedi. Bunun üzerine Musa'ya, "Asan ile denize vur" diye vahyettik. Deniz derhâl yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibiydi. (Şuarâ Suresi: 61–63)
Kârûn, halk edebiyatında zenginliği ile dillere destan bir kişidir. Kur'an'da Kasas, Mü’min ve Ankebût surelerinde bahsedilir. Kârûn, Kur'an'a göre İsrailoğulları'ndan ve zenginliği sebebiyle şımaran birisidir. Serveti, "Biz ona, anahtarlarını (bile taşımanın) güçlü bir topluluğa ağır geleceği hazineler verdik." şeklinde tanımlanır. Kârûn ise serveti için "Bunlar bana bendeki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir." der. Kârûn, Musa'nın mucizelerine inanmaz, onu yalancılıkla ve sihirbazlıkla suçlar. Bunun sonucunda da Allah tarafından helak edilir. Bu kişinin kimliği de merak konusudur.
Tevrat'a (Sayılar: 16. bölüm) göre Korah, Dathan ve Abiram (Aviram) adında, beraberlerinde topluluk tarafından seçilen 250 kişi, Musa ile tartışıp Musa ve Harun'u ileri gitmekle suçlarlar. Bu kişiler yandaşlarıyla birlikte Rab (Yahudi kültüründe Yehova için kullanılan ikame sözcük; kral, efendi) tarafından diri diri ölüler diyarına yollanırlar. Fakat Tanrı'nın öfkesi dinmez ve bu sefer bu kişilerin ölümlerini sorgulayan halka öldürücü hastalık (veba salgını) gönderilir. Ancak Tevrat'ta onların zenginliği ile ilgili bir ifade yer almaz.
Kârûn ismiyle anılan Lidya kralı Kroisos'un (Krezüs) zenginliği mitolojilere konu olmuştur. Krezüs mitolojiye göre her tuttuğunun altın olması için ilâhlara yalvarır, bu dileği kabul edilince mutluluğa erişeceğini sanır. Ancak antik çağın en zengini olduğu hâlde mutluluğu bir türlü bulamayan kral acı içinde kıvranarak ölür. Anadolu'daki en eski Yahudi yerleşimlerinin Lidya topraklarında bulunması sebebiyle hikâyenin Yahudiler vasıtasıyla zaman, mekân gibi niteliklerinin değiştirilerek Orta Doğu halkları arasında yayılması olasıdır.
Kral Krezüs ile Kârûn arasında, yaşadıkları yerlerin farklılığı yanında ve efsanevi zenginlikleri dışında hiçbir benzerlik yoktur; bu da Kur'an hikâyesinin kaynağı olarak bazı yorumcuları Tevrat anlatısında Musa ile tartışan "Korah" isimli kişiye yönlendirmektedir. Bu kişinin zenginliği veya geride bıraktığı arkeolojik miras hakkında herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Ayrıca Korah anlatısı çölde, çadırların kurulduğu bir mola esnasında bir topluluk ile, Kârûn hikâyesi ise bir kişi ve O'nun zenginlikleri (bahçe, malikâne, hazineler vs) ile ilgilidir. İslam kaynaklarında ise Kârûn ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. Tevrat'taki şecereye dayanarak onun Musa'nın amcasının oğlu olduğu belirtilir. Musa ve Harun'dan sonra İsrailoğulları'nın en bilgilisi ve üstünü sayıldığı, Tevrat'ı çok güzel okuduğu, İsrailoğulları Mısır'da yaşarken Firavun tarafından onlara yönetici tayin edildiği, fakat Allah düşmanı olup bozgunculuk çıkardığı; evinin, elbiselerinin, hazinelerinin özellikleri, gösterişli tavırları belirtilmektedir.

Birçok inançta evren; "yeryüzü" ve "gökyüzü" (7 kat gök) olarak iki bölümden oluşur. Buna göre iyi ruhlar ölümden sonra gökyüzüne, cennete yükselirken; kötü ruhlar yerin altına iner, cehennemde azap çekerler. Gök Tanrı inancından Hristiyanlığa, Mecûsîlikten Yahudiliğe ve Mazdeizm'den İslamiyet'e kadar birçok inanç göğü kutsal kabul etmiş ve göğü Tanrı'ya mekân olarak seçmişler, ölüm sonrası ruhların gökyüzüne yükseldiğine ve orada sonsuz yaşama ulaştığına inanmışlardır. Kur'an'da İsrâ ve Necm surelerinde kullanılan İsrâ (gece yolculuğu) sözcüğü; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ, sidret'ül-müntehâ, kâb-ı kavseyn kadar yaklaşma gibi birkaç deyim ve cümlecik üzerinden değişik rivayetlerle desteklenerek senaryolaştırılan Mir'ac hikâyesi, bu inanç ve hikâyelerin İslamî yansımalarından biri olarak görülür. İslam kültüründeki mir'âciyyeler ile özellikle Ardavirâfnâme arasında birçok paralellikler göze çarpar.
Ardavirâf, ömrü boyunca günah işlemediği için din adamlarından oluşan bir kurul tarafından Hürmüz ile görüşmeye gönderilir. Meng isminde bir içecekten üç kadeh içtikten sonra uykuya dalar. Yedi gün boyunca Kutsal Surûş ve Tanrı Azer'in eşliğinde Çinvat Köprüsü'nden geçer, cenneti ve sonra sırasıyla A'râf ve cehennemi gezer. Burada iyilerin cennetteki, günahı ve sevabı eşit olanların A'râftaki ve günahkârların cehennemdeki durumu hakkında bilgiler edinir ve sonrasında döner.
İslamî dinî anlatımlarında ise Mir'ac, Muhammed'in göğe yükselip Allah ve öte âlemleri gördüğü ve döndüğü rivayetlerine verilen isimdir. rivayetler; Muhammed'in kalbinin temizlenmesi, Burak adlı bir binek ve Cebrâil eşliğinde Mescid-i Aksâ'ya gitmesi (İsrâ), bazı peygamberlere namaz kıldırması, muallak taşından göğe yükselmesi, Allah ile konuşması, gök katlarında diğer peygamberler ile diyalogları, cennet ve cehennemi görmesi ve geri dönmesi gibi bölümlerden oluşur. Kur'an'da "gece yolculuğu" manasındaki İsrâ olayından bahseden birkaç ifade olsa da, Mir'ac hakkında bir ifade bulunmamaktadır. Bu anlatım, İslam kültürüne hadisler ve rivayetler yoluyla girmiştir.
İslam'daki Tanrı inancında antropomorfizme yer verilmemesi, buna kesin bir şekilde karşı çıkışı ve Allah'ın sureti olmadığı için betimlenemeyecek olduğu inancı, Hristiyanlıktakine benzer bir ikona ve dinî resim geleneğinin oluşmasını engellemiştir. Ayrıca İslam'da peygamberlere tanrısal özelliklerin izafe edilmemesi, peygamberlerin de betimlenmesini dinî anlamda büyük ölçüde gereksiz kılmıştır. Ek olarak, İslam'ın putperestliğe karşı oluşu ve Kur'an'da putperestliğin şiddetli bir şekilde reddedilmesi, özellikle heykel gibi sanatlara Müslümanların, özellikle de aktif pagan putperestliğinin devam ettiği çağlarda, mesafeli durmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte Kur'an'da heykel sanatına veya insan (peygamberler dahil) suretlerinin betimlenmesine; tapınmak için, yani putperestlik için yapılmadıkları sürece, herhangi karşıt bir âyet bulunmaz. Batı'da sanatın önder türleri resim ve heykel iken, İslam'da bu formlar yukarıda belirtilen sebeplerin de etkisiyle pek benimsenememiştir. Bunun yerine ahşap, metal işlemeciliği, dekoratif sanatlar, seramik ve cam sanatları ile ciltleme ve hat sanatı büyük yer ve öneme sahip olmuştur. Süsleme sanatlarında özellikle geometrik ve simetrik motifler sıklıkla yer almıştır.
Genellikle gerçekçi suret betimlemesinden uzak duran İslam sanatı, bu nedenle daha hayalci bir tarza sahip olan minyatür sanatını geliştirmiştir. Açı ve özgün stilleriyle minyatür, farklı bir görsel sanat dalıdır ve İslam sanatında büyük yer tutar, hatta başlıca figüratif sanattır. Buna ek olarak, İslam'da önemli bir yer tutan ve güzel yazıyı baz alan hüsn-ü hat sanatı (diğer adıyla hat sanatı veya kaligrafi), İslam toplumundaki suret karşıtlığından da yararlanarak büyük ölçüde gelişmiştir. Özellikle hat sanatıyla birlikte anılan tezhip sanatı, dekoratif bir sanat olarak öne çıkmış ve özellikle Kur'an nüshalarının oluşturulmasında hat ile birlikte dekoratif ve estetik açıdan önemli bir yere sahip olmuştur. Gerek ciltçilik gerekse süsleme açısından en güzel örnekleri sunan Kur'an nüshaları olmuştur. Kur'an nüshalarında hat ve tezhibe sıklıkla rastlanırken, figüratif dekorasyonlara ve betimlemelere ise rastlanmaz. Bunun yerine minyatür gibi figüratif betimlemeler, destan ve manzum hikâyelerin nüshalarında sıklıkla kullanılmıştır.
Kur'an 114 sureden oluşmaktadır. Sureler, genellikle içerdiği konulardan birine verilen isimlerle anılırlar. Mevcut mushaflarda sureler kronolojik bir sırayla değil, kabaca surenin uzunluğuna göre sıralanır. Sureler geleneksel olarak indirildiğine inanılan yere atfen Mekki ve Medeni sureler olarak sınıflanır. Buna göre Kur'an'da 86'sı Mekke dönemi (Mekkî), 28'i ise Medine dönemi (Medenî) olmak üzere 114 sure bulunur. Her bir sure "âyet" adı verilen cümle veya cümleciklerden oluşur. âyetlerin uzunluğu bir kelime ile bir sayfa arasında değişir. Kur'an'ı oluşturan 30 eşit parçadan her birine de cüz denir.
Kur'an'ın ilk yazımında noktalama işaretleri bulunmadığı için ayetlerin farklı okunuş biçimleri yanında, bu âyetlerin nerede başlayıp nerede bittiği gibi konular değişkendir. Bazı âlimler, bir kısım uzun cümleleri iki-üç âyet saymışken, bazıları tek âyet kabul etmiştir. Yine Şâfiî âlimleri besmeleyi başında zikredilen sure ile bir bütün olarak saydıkları hâlde, Hanefî âlimleri besmeleyi ayrı bir âyet olarak saymışlardır. Bazı sure başlarında yer alan "Elif Lâm Mim, Yâ Sîn, Ha Mim" gibi "Hurûf-ı Mukattaa" için de benzer durum geçerlidir. Buna göre Kur'an, surelerin başındaki besmeleleri ayrı bir âyet saymama kaydı ile toplam 6236 âyetten oluşur.
Âyetlerin sayısını Abdullah b. Abbas 6616, Nâfi 6217, İbn-i Şeybe 6214, Mısır âlimleri ise 6226 olarak ifade etmişlerdir. Said Nûrsi, Zemahşerî gibi bazı din adamları ise rakamları yuvarlayıp 6666 sayısını vermişlerdir.[kaynak güvenilir mi?]
Kur'an'da kullanılan dilin başlangıçta saf Arapça olmadığı ve Kur'an'ın yazım dönemi itibarıyla sadece Petra bölgesinde kullanılan bir Arap dil yapısının Kur'an'da kullanıldığı görülmektedir. Kur'an dili ve Muhammed'in orijini açısından İbni Abbas Kureyş'in bir Nebati bir kabile olduğu ifadesi de kayda değerdir.
Anlatım yer yer şiir, yer yer düz anlatım özellikleri göstermektedir. Kur'an anlatımı başı, sonu ortası olan düz bir anlatım değil, konu ve hikâyelerin parça parça bölündüğü, yer yer tekrarlandığı, başa dönüldüğü veya ortadan alındığı ağ şeklinde bir örgüye sahiptir. Müslümanlar Kur'an'ın içerik ve anlatımının eşsiz ve taklit edilemez edebi bir mucize olduğuna inanmakla birlikte Kurʼan'da içerik dışında üslup, anlatım tarzı ve gramer hatalarına işaret eden araştırmalar da bulunmaktadır. İbrani ansiklopedisinde Kur'an'ın, Allah hakkında söylenen bir cümlenin hemen ardından Allah'ın konuşmacı olduğu başka bir cümlenin gelmesi (Sure Nahl; 81, Neml; 61, Lokmân; 9 ve Münâfikūn; 10 gibi örnekler), kafiye ihtiyaçlarından kaynaklanan kelimeler kullanılması (Hâkka; 31, Müddessir; 3), aynı nedenle nadir kelimelerin ve yeni formların kullanımı (Meryem; 8, 9, 11, 16. âyetler) gibi dil özelliklerine dikkat çekilmiştir.

Yemen, yıllık olarak kısa süren muson yağmurlarıyla beslenen bir bölgeydi ve bu yağmurlardan faydalanmak üzere o günlerin teknolojisiyle birçok baraj inşa edildi. Bu barajlar ilkel mühendislik ürünleri olup muhtemelen eskime, bakımsızlık veya savaşların yol açtığı hasarlar nedeniyle hasar görmüş ve bunlardan birisi olan Marib (Arim) barajı yıkılmış ve bu çöküş bazı efsanelerin üretilmesine neden olmuştur.
Kur'an'da bu konuda tercih edilen ifade şekli şöyledir: "Sebe''nin memleketlerinde bir âyet vardı: Sağda ve solda iki bahçe. Güzel bir yer ve bağışlayan bir Rab, O'na şükredin! Ama yüz çevirdiler, biz de üzerlerine Arim selini gönderdik.(Sebe':15-16)
Kur'an'da muallakat şairlerinden İmruülkays'ın şiirinde de kullanılan "kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" ifadesi ve bağlantılı rivayetler Muhammed'in bir işaretiyle ayın gökyüzünde ikiye ayrılıp tekrar birleşerek en büyük mucizelerinden birisini gösterdiği inancının Müslümanlar arasında yerleşmesine yol açmıştır. Kur'an'ın edebi üstünlüğüne de örnek gösterilen şiirsel ifadeler aynı zamanda bu ifadelerin kaynağı açısından da tartışmalara yol açmıştır.

Radyokarbon çalışmaları sonucunda %95 doğruluk payı ile 578-669 yılları arasına tarihlenen bilinen en eski Kur'an metinlerinden biri Yemen'de bulunmuş Sana el yazmalarıdır. El yazmaları, daha eski ve kısmen silinmiş bir alt katman ile bu katman üzerine daha sonra yazılmış yeni bir katman olmak üzere iki katman ihtiva etmektedir. Eski, aşağı katman silinmiş olmasına rağmen yazıldığı mürekkebin içerdiği metaller yazıyı görünür hâle getirmektedir. Eski metnin üzerine yazılmış yeni katman standart Kur'an'dan çok da farklı olmamakla birlikte, eski katman Osman Mushafı standart Kur'an'dan ek veya eksik kelimeler, Tâhâ Suresi'ndeki 31. ve 32. âyetlerin sırasının farklı olması ve Tevbe Suresi'nin 85. âyetinin bulunmaması gibi yönlerden farklılıklara sahiptir.
Diğer bir Kur'an mushafı (MS 9. yüzyıl) Özbekistan'ın Taşkent şehrindeki bir müzede sergilenen Osman Mushafı'dır. Komünizm döneminde Semerkant'tan zorla alınarak Sankt-Peterburg'da sergilenmiş, sergilenmesi için Başkurdistan'a gönderilmiş, 1924 yılında geri verilmiştir. Bazı sayfaları 2000 ve 2003 yılında Christie's Londra ve Sam Fogg koleksiyonunda satılmıştır.

Çoğaltılıp çeşitli İslam şehirlerine gönderilen orijinal Osman mushaflarından biri de Topkapı Müzesi'nde sergilenmektedir. Bunun yanında, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde bulunan en eski mushaflar şunlardır:
Kur'an, birçok yazar tarafından dinî bir kurgu olarak tanımlanmıştır.
Kur'an'a eleştiriler, metodolojik olarak değişik başlıklar altında yapılmıştır. Bunlar bilimsel-tarihsel hatalar, iç tutarlık, kaynakları, dil (gramer, üslup) hataları vb. başlıklardan oluşur. Kur'an'ı İngilizce, Fransızca ve İtalyancaya tercüme eden Sami Ezzib, Kur'an'daki dil bilgisi hatalarını tespit ederek bulgularını 500 sayfalık Al-Akhta' al-lughawiyyah fi al-Qur'an al-karim: Linguistic Errors in the Holy Koran adlı eserinde yayımladı.
Iraklı alim ve tercüman N.J.Dawood Âl-i İmrân Suresi'nde İmrân-Meryem ilişkisini Yahudi-Hristiyan teolojisinin karmaşık bir aktarımı (zaman ve kişilerin karıştırılmış olduğu) şeklinde değerlendirmiştir. Buna karşılık, çağdaş batı akademisinde Kur'an'ın dil, edebi üslup ve metin tarihi üzerine yapılan kapsamlı çalışmalarda (Örn. Angelika Neuwirth, Nicolai Sinai), Kur'an'ın dil bilgisi kurallarına aykırı olduğu iddiaları reddedilmektedir. Modern dilbilimciler, Klasik Arapça gramer kurallarının (Nahiv) tarihsel olarak bizzat Kur'an metni ve İslam öncesi şiir dili temel alınarak inşa edildiğini; 'dil hatası' olarak sunulan yapıların aslında Geç Antik Dönem Hicaz Arapçasının edebi sanatları, kabile lehçeleri (kıraat farklılıkları) ve retorik (belağat) özellikleri olduğunu ortaya koymuşlardır. Benzer şekilde, Kur'an'ın Yakın Doğu ve Mezopotamya mitolojileriyle olan tematik benzerlikleri, çağdaş dinler tarihinde bir 'intihal veya kurgu' olarak değil; Kur'an'ın kendisini önceki tek tanrılı vahiylerin bir devamı ve 'doğrulayıcısı' (musaddık) olarak tanımlayan teolojik söylemi bağlamında değerlendirilmektedir. Ayetlerdeki kronolojik veya isimsel geçişler ise (Örn. Meryem için 'Harun'un kız kardeşi' denmesi), Semitik dillerdeki soy, asalet ve dinsel aidiyet bildiren metaforik ve edebi hitap kalıpları olarak açıklanmaktadır.



Bunun yanında, Kur'an'ın yorumu neticesinde ortaya çıkmış hukuk sistemi şeriatın günümüzdeki değerlere olan uyumluluğu ve Kur'an'ın sadece ilahi bir vahiy olduğu inancı eleştirilmektedir. Kur'an, eleştirenler tarafından Muhammed'in koyduğu esasların toplu hâlde yer aldığı bir kitap olarak görülmektedir.
Kur'an'da geçen; evren ve dünyanın yaratılması, insan hayatının kökenleri, biyoloji, doğa bilimleri ve benzeri konular ile ilgili açıklama ve beyanlar bilim insanları tarafından kendi içinde çelişkili olma, bilimsel olmama ve gelişen bilimsel teorilere tezatlık oluşturma gibi nedenlerden ötürü eleştirilmektedir. Bunun dışında Eski Arapça ve Arap kültürü üzerine uzman pek çok akademisyen Kur'an'a karşı, açık ve anlaşılır bir kitap olduğunu iddia etmesine rağmen bu özellikleri barındırmaması ve kendini sürekli tekrar eden, anlamsız ve anlaşılmaz kısımlara sahip olması savına dayanarak eleştiriler yapmaktadır.
"Safrus, Asur'un ondördüncü; Ortopolis, Sikyon'un onikinci; Kriasus, Argos'un beşinci kralı olarak hüküm sürdüğünde Musa, Mısır'da doğdu..."Orthopolis, MÖ 1596–1533 yılları arasında 63 yıl boyunca 12. Sikyon Kralı olarak hüküm sürdü; Kriasus ise, 1637-1583 arasında 54 yıl boyunca Argos'un 5. Kralı olarak hüküm sürdü.
Lua hatası 23 satırında Modül:Dil: Girilen dil kodu veritabanında bulunamadı. Lütfen Modül:Dil/veri'yi kontrol edin.. ʼĕlôhîym, el-o-heem; plural of H433 (אֱלוֹהַּ ĕlôah); gods in the ordinary sense; but specifically used (in the plural thus, especially with the article) of the supreme God; occasionally applied by way of deference to magistrates; and sometimes as a superlative:—angels, X exceeding, God (gods) (-dess, -ly), X (very) great, judges, X mighty.
Elohim. The Hebrew word usually translated "God," though its plural form is sometimes also translated "gods." It is originally a common noun (a god), though it is often used as a proper noun for the God of Israel, even though it is a plural form.
Elohim, singular Eloah, (Hebrew: God), the God of Israel in the Old Testament. A plural of majesty, the term Elohim—though sometimes used for other deities, such as the Moabite god Chemosh, the Sidonian goddess Astarte, and also for other majestic beings such as angels, kings, judges (the Old Testament shofeṭim), and the Messiah—is usually employed in the Old Testament for the one and only God of Israel, whose personal name was revealed to Moses as YHWH, or Yahweh (q.v.). When referring to Yahweh, elohim very often is accompanied by the article ha-, to mean, in combination, “the God,” and sometimes with a further identification Elohim ḥayyim, meaning “the living God.”
Though Elohim is plural in form, it is understood in the singular sense. Thus, in Genesis the words, “In the beginning God (Elohim) created the heavens and the earth,” Elohim is monotheistic in connotation, though its grammatical structure seems polytheistic. The Israelites probably borrowed the Canaanite plural noun Elohim and made it singular in meaning in their cultic practices and theological reflections.
|url= değerini kontrol edin (yardım) arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2025.the overwhelming scholarly consensus today is that Moses is a mythical figure
|url= değerini kontrol edin (yardım). Journal of Islamic Studies. Oxford University Press. 200512 Haziran 2026.|url= değerini kontrol edin (yardım). Cambridge University Press Digital Library. Cambridge University Press. 200912 Haziran 2026.74:30
|ad= eksik (yardım)In the early history of Islam there was a lively debate over the true identity of Dhū 'l-Qarnayn. One prominent identification was with an ancient South Arabian Ḥimyarī king, generally referred to in the sources as al-Ṣaʿb b. Dhī Marāthid. [...] Indeed the association of Dhū 'l-Qarnayn with the South Arabian ruler can be traced in many early Arabic sources.
The identification ... has been a controversial matter from the earliest times. In general the commentators have been of the opinion that he was Alexander the Great but the characteristics of Zul-Qarnain described in the Qur'an are not applicable to him. However, now the commentators are inclined to believe that Zul-Qarnain was Cyrus ... We are also of the opinion that probably Zul-Qarnain was Cyrus...
Another exception concerns verse 85 of sūra 9, which is missing. At sixteen words, this omission is found to be an outlier when compared to the sizes of other missing elements in C-1, which are much shorter. The anomaly may be explained by the common phenomenon of parablepsis, a form of scribal error in which the eye skips from one text to a similar text, in this case, from the instance of ūna followed by a verse separator and the morpheme wa at the end of verse 84 to the instance of ūna followed by a verse separator and the morpheme wa at the end of verse 85.
|url= değerini kontrol edin (yardım). Edinburgh University Press / De Gruyter. Edinburgh University Press. 201712 Haziran 2026.| Vikisözlük'te tanımlar | |
| Commons'ta dosyalar | |
| Vikisöz'de alıntılar | |
| Vikikaynak'ta belgeler | |
| Vikiversite'de eğitim kaynakları | |